Daha sonra Hz. İbrahim’e (a.s.) buyurdu: “Sen halka, Kâbe’yi ziyaret etmeleri için senin yanına gelmelerini söyle. Senden (davet) söylemesi ve halktan da (icabet) hazır olmaları”; yani senin peşi sıran her türlü şekilde gelecekler. Kimisi yaya olarak kimisi de zayıf binekler üzerinde.
Bilindiği üzere İbrahim takipçileri ve onun davetini kabul edenler, ya yürüyerek gelen kimseler ya da binekleri varsa zayıf ve çelimsiz hayvanlara sahip kimselerdir. Elbette imkânları fazla olup da besili hayvanlara binenler, nisbeten daha zengin olanlar daha az tevfik buluyorlardı. (dünya malı ve meşgalesi onları diğerlerine nazaran daha mâneviyattan yoksun kılmaktaydı)
Sözün özü; Hz. İbrahim (a.s.), Zat-ı Akdes-i İlâhî’nin emir ve buyruklarını bir bir yerine getirdi. Mekke olarak adlandırılan bu mekânın henüz tanınmamış bir belde olduğu, daha sonra İbrahim’in oğlu ve eşini buraya yerleştirdikten sonra Yüce Allah’tan bu toprakları emin bir yer kılmasını istiyor.
Halilullah (a.s.), bir daha buraya teşrif ettiğinde oranın artık bir “şehir” olduğunu görmüşlerdir ama bir kez daha Allah tarafından kendilerine emir verilmiş ve bu evin tekrar yapılması buyrulmuştur. Evin yerini Allah seçmiş ve hemen ardından İbrahim Nebi de inşasına başlamıştır. Allah evi henüz bitmemişken İbrahim (a.s.) şöyle yakarmıştır:
“Rabbimiz! Bizden kabul buyur, kuşkusuz sen işitensin, bilensin.”
Allah Teâlâ da yapımı henüz yeni bitmiş Kâbe için şöyle buyurmuştur:
“Allah Kâbe’yi, o saygıdeğer evi, insanlar için (hayat ve güven) durağı yaptı.”
Yüce Allah yalnızca Kâbe’yi halkın kıyam edeceği bir yer olduğu için değil, onu emniyetli bir mekân olarak kabul ettiği ve ayrıca Hac farizasının yerine getirildiği Ay’ın da değerini ortaya koymak için orayı “Harem”(hürmetli yer) ilân etti. Bunlar toplumun şiar ve kıyam sembolleri olacaktı.
“Allah, Kâbe’yi, o saygıya lâyık evi -Mescidu’lHarâm’ı-, haram ayı, hac kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları (maddî ve mânevî yönlerden) insanların belini doğrultmaya sebep kıldı. Bu da Allah’ın, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildiğini ve Allah’ın her şeyi bilici olduğunu (sizin de anlayıp) bilmeniz içindir.”
Taberî, mezkûr ayetin açıklamasında şöyle der: “Cahiliye döneminde bu toplum, Cennet ve Cehennem’e inanmaz, ama Kâbe’ye inanırlardı. Allah onu İslam ile teyid edip, güçlendirdi. Kim Harem’e sığınırsa, her türlü saldırıdan âmânda kalacaktı. Hatta birisi, babasının katilini, bu haram ay içerisinde görse dahi ona karşı hiçbir şey yapmıyordu. Kurbanlık hayvanlar bile bu hukuktan nasiblerini alıyorlardı. Özetlemek gerekirse: Allah evinin ahengi bölge insanı üzerinde güven ve emniyet oluşturmasıydı.”
Beytu’l-Mukaddes’in Kıble Olması
Hiç şüphesiz “Beytu’l-Mukaddes” Hz. Süleyman (a.s.) sonrasında Kıble olarak kullanılmıştır; çünkü zaten orayı inşa eden Hz. Süleyman’ın kendisidir. İki cihan serveri Muhammed Mustafa (s.a.a.) da Mekke’de namaz kıldıkları sürece hem Kâbe’yi hem de Kudüs’ü karşılarına alacak şekilde namaza durmuşlardır. Çünkü Mescidu’l-Aksa, Kâbe’nin Kuzey Batısında kalmaktaydı. Hâl böyle olunca da Allah Resulü, Kâbe’nin Güney tarafında namaz kılmakta ve bu şekilde hem Kâbe’ye hem de Beytu’l-Mukaddes’e yüzünü döndürmüş oluyordu. Ama Medine’de durum oldukça fark etti ve yapılacak hiçbir şey de yoktu.
Önceleri Kıble, Aksa Camii idi ve bir müddet de Resul-i Ekrem (s.a.a.) bu şekilde namazlarını eda ettiler. Ama namazdayken Kudüs’e yönelmek Kâbe’ye sırtını dönmek mânasına geliyordu. Kısa bir süre sonra Zü’l-Kıbleteyn camisinde namaz kılınırken durum farklılaştı ve Kıble değişti.
Mescidu’l-Harâm ve Mescidu’l-Aksa
“İsra” suresi Kâbe ve Beytu’l-Mukaddes’i bir karede toplamıştır:
“Eksiklikten uzaktır O (Allah) ki, gecenin bir vaktinde kulunu, ayetlerimizden bir bölümünü, kendisine göstermemiz için, Mescid-i Harâm’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü.”
Her ne kadar hem iklim bakımından hem verimli toprakları hem de denize yakınlığı ve latif havası ile Mescidu’l-Aksa’nın etrafı oldukça bereketli olsa da; bugünün Mekke’sine baktığımızda tüm bunların nisbeten orada da olduğu, hatta refah açısından daha üst seviyede olduğunu müşahede ediyoruz. Ama bilinmelidir ki Mekke, aslında hiçbir şeye sahip olmayan bir kara parçasıydı ve oraya Hz. İbrahim’in (a.s.) duaları can verdi ve hayat bahşetti.
Kâbe ve Mescid-i Aksa’nın farkı
Kâbe ve Mescidu’l-Aksa arasındaki tek fark, yalnızca birisinin yapımı Ulû’l-azm peygamber olan İbrahim Halilullah’ın (a.s.) üstlenmesi ve bir diğerinin de İlâhî kanunların koruyucusu olan Hz. Süleyman’ın (a.s.) yapması değildi elbet. Bunun dışında diğer bir fark daha vardı ve o da; Allah Teâlâ Aksa camiini düşmanların elinden koruyacağına dair hiçbir yerde söz etmemesi, ama Kâbe hakkında bu vaadde bulunmasıdır.