Sadrâ’ya göre müteassıl türlerden olan aklî suretlere kıyasla nefsin durumu, ibda‘ âleminde vâki olan nursal aklî zâtlarla hâsıl olan işrakî izafetten ibarettir. Nefsin aklî suretlere olan nisbetini, Platon’un ideaları ilkesine dayandırdığı anlaşılan filozof, aklî zâtlar olan ideaların zâtları ile kâim olup, nefisleriyle muteşehhis olduğunu belirtir. Ancak nefsin kesif cisimlere taalluk etmesi vasıtasıyla bu âlemdeki bitkinliği ve idrakinin zayıflığından dolayı, nefsin ideaları tam olarak müşahede etmesinin ve tam olarak onlara taalluk etmesinin mümkün olmadığını savunur. Filozofa göre bu durumda nefsin ideaları müşahedesi zayıf ve onları mülahazası eksik olur. Sadrâ’nın ele aldığı diğer bir konu bilgi konusu olan suretin kendindeki varlığı ile bilen özne nezdindeki varlığıdır. Filozofa göre mahsus olması bakımından mahsusun, yani hissedilen cevher nezdinde temessül eden hissî suretten ibaret olan bizzat mahsusun kendindeki varlığı ile hisseden ve mahsusiyeti için olan varlığı, herhangi bir yönden ihtilaf olmaksızın aynı şeydir. Makûlün makûl olması bakımından, yani gerçekte ve bizzat makûl olması itibariyle kendindeki varlığı ile akleden ve makûliyeti için olan varlığı herhangi bir yönden ihtilaf olmaksızın, aynı şeydir. Sadra’nın bu düşüncesi ile idrake, yani bilgiye konu olan nesnenin kendindeki varlığı ile bilen özne nezdindeki varlığı arasında bir ittihadı/birliği savunduğu ortaya çıkmaktadır. Böylece idrak bağlamında suret görüşünün tutarlılığını gözettiği şeklinde değerlendirilebilir. Sadrâ’nın bu düşüncesinin onun felsefesinin özgün yönlerinden biri olan ittihâd görüşünün etkisinde şekillendiği söylenebilir. Bu çerçevede filozofun idrak teorisi bakımından gerekli ölçüde, onun ittihad düşüncesini ortaya koyacağız.
5.4. Bilgi Sürecinde Özne-Nesne Birliği
Molla Sadrâ’nın bilgi teorisinin özgün yönlerinden birinin bilen öznenin ve bilinen nesnenin ittihadı/birliği düşüncesi olduğu söylenebilir. Söz konusu ittihad düşüncesi felsefî bir problem olarak epistemolojik yönüyle Sadrâ’dan önce başka düşünürler tarafından da incelenmiştir. Mütekaddiminden Porfiryus ve onun Meşşâî takipçileri tarafından savunulan akleden öznenin ve akledinlen nesnenin birliği görüşünü canlandırdığına dikkat çeken Sadrâ’nın özellikle İbn Sînâ ve Râzî’nin görüşlerine yer vererek konuyu ele almasından ötürü bu iki düşünürün söz konusu ittihad hakkındaki görüşlerine değineceğiz.
İbn Sînâ bilen özne ve bilinen nesnenin birliği meselesini birçok eserinde ele alır. Filozof, eş-Şifâ’nın nefis bölümünde nefsin kendi zâtını tasavvurunun nefsi akleden özne, akledilen nesne ve akla dönüştürdüğünü savunarak bu bakımdan birlik düşüncesini savunur. Ancak nefsin zâtı dışındaki suretleri tasavvur etmesinde ise birlik görüşünün doğru olmadığını açıklayarak, nefsin zâtının makullere dönüşmesini imkânsız olarak görür. Yani İbn Sînâ makullerin akledilmesinde nefislerimizde akleden öznenin, akledilen nesnenin ve aklın aynı şey olmadığına dikkat çekerek, birlik görüşüne karşı çıkar. Filozof, akledenin ve makûlün birliğine karşı çıkan bu tavrını el-İşârât ve’t-Tenbihât’ta da sürdürür. Yani o, aklî bir cevherin, makûl bir sureti aklettiği durumda, o makûl surete dönüştüğünü savunan düşünceye karşı çıkar. İbn Sînâ, akleden ve akledilenin birliği görüşünü savunanların nâtık nefsin bir şeyi aklettiği durumda, ancak o aklettiği şeyi faal akıl ile ittisal ederek aklettiği şeklindeki görüşlerinin doğru olduğuna dikkat çeker. İbn Sînâ, akleden ve akledilenin birliği görüşünü ayrıntılı olarak ele alıp reddettiği bağlamda Meşşâîlerin çok övdüğü Porfiryus’un akleden ve akledilenin birliği görüşü hakkında bir kitap yazdığına değinir. Söz konusu birlik düşüncesini savunanların ve Porfiryus’un konuyu anlamadığına dikkat çeker. Ancak İbn Sînâ akleden ve akedilenin birliğine karşı çıkan tavrını el-Mebde ve’l-Meâd adlı eserinde değiştirir. İbn Sînâ bu eserinde zorunlu varlığın ve maddede bulunmayan her suretin zât olarak akleden ve makûl olduğunu bir başlık altında inceleyerek, bu bağlamda akleden, akledilen ve aklın aynı şey olduğunu açıklar. İbn Sînâ’nın bu tavır değişikliğine Râzî de el-Mebâhis’te değinir. An