Türk hanedanlığından gelen Şah Abbas zamanı ve öncesinde zengin bir kültürel geçmişi olan bir şehir hüviyetindedir. Daha sonra geçmişin zengin değerlerini içerisinde barındıran Bağdat, 1670'li yıllara kadar sanat alanında bir hayli yol kat etmiştir. Bağdat sanat okullarında İranlı sanatçılar başta Ravzatü'ş-Şüheda gibi birçok esere imza atmışlardır.
Ravzatü'ş-Şüheda, ünlü bir İranlı yazar olan Hüseyin Vaiz Kâşifî'ye aittir. İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan bilgiye göre, Kemalleddin Hüseyin bin Ali Vaizî e-Kâşifî, Şiiliğin ağırlıkta olduğu Horasan'da bulunan Sebzevar'a bağlı Beyhak'ta dünyaya gelmiştir. Gençlik yıllarını bu bölgede geçiren Vaizî el-Kâşifî, Meşhed yakınlarında bulunan Nişabur'a göç eder. Daha sonra Timuroğulları hükümdarlarından Sultan Hüseyin Bay-kara zamanında Herat'ta yaklaşık yirmi yıl yaşamış ve 1505 senesinde burada vefat etmiştir. Hüseyin bin Ali Vaizî el-Kâşifî kendi dönemi padişahlarından Hüseyin Baykara ve veziri Ali Şirnevaî'nin özel koruma ve yardımlarına mazhar olmuştur. Vaizi Kâşifi, güzel sesi ve yetenekleriyle dönemin önde gelen mersiyehanlarından sayılmaktadır. Kâşifi'nin kaleme aldığı başta Envar-i Suheylî ve diğer eserlerinden de açıkça anlaşılacağı üzere o, Ehlibeyt mektebine gönül vermiş bir Şia'dır.
Ravzatü'ş-Şüheda, Hüseyin Baykara'nın torunu ve şehzadelerinden biri olan Mirza Mürşidüddin, bir diğer adıyla Seyid Mirza için Farsça olarak yazılmış ve on bölüm üzerine bina edilmiştir. Manzum-mensur karışık bir yapıda kaleme alınan eserde, Ehlibeyt'e yapılan zulümler ile Kerbela vakıası anlatılmıştır. Bu kitap hem o dönem hem de günümüz Şiileri arasında oldukça tanınan bir eser konumundadır. Öte yandan bu kitap, Bağdatlı ünlü şair Fuzuli'nin Hadikatü's-Suada adlı eseri için de kaynak olmuştur. Türk edebiyatındaki en önemli maktellerden biri olan Fuzuli'nin Hadikatü's-Suada'sı, Kaşifi'nin kaynak alınan metninin birkaç eklemesiyle tercümesidir.
Bu eserdeki ilk minyatürde, Hz. Ali'nin (a.s) namaz kıldığı esnada başına aldığı kılıç darbesi anlatılmaktadır (X. tasvir). Bu minyatürde Hz. Ali'nin (a.s) nurlu bir peçe ile yüzü kapatılmış ve nurdan bir halka da yüzünü çevrelemiştir. Hz. Ali (a.s) miladi 661 yılının Ramazan ayında Kûfe Mescidinde sabah namazını kılarken Hariciler'den İbn-i Mülcem tarafından saldırıya uğrayıp, başından ağır yaralanmıştı. Minyatürün üst kısmında müezzin sabah ezanını okurken görülmektedir.
Bu minyatür, Kûfe Camii'nde gerçekleşen bu üzücü ve acı olayı tasvir etmektedir. Hz. Ali (a.s) secde halindeyken görülmekte ve arkasında duran, yüzü karaya çalan bir genç olarak tasvir edilen Abdurrahman bin Mulcem el-Muradî kınından çıkardığı zehirli kılıcını İmam'ın (a.s) mübarek başlarına vurmaktadır.
İbn-i Mülcem'in arkadaşları olduğu anlaşılan ve cami kapısında duran yüzleri kara gençlerden birisi dışarıyı kolaçan ederken çizilmiş. Cami dışarısında dikkat çeken detay da, dış süslemelerin oldukça titiz bir çalışma ile minyatüre yansıtılmış olmasıdır. Hayvan ve bitki motifleriyle bezenmiş güzel bir duvar burada göze çarpmaktadır. Cami içerisinde bulunan üç büyük kandil dikkatleri çekerken, insanların yüz hatları ve üzerlerine giydirilmiş olan elbiselerin yanı sıra bütün herkesin beyaz sarıklı olması bir Osmanlı üslubu örneğidir. Cami dışarısında göze çarpan bir diğer detay da resmin üst kısmında yer alan tek minaredir.
Yine aynı eserde yer alan bir başka minyatür çalışması ise (XI. tasvir) Miladi 680 Muharrem ayının onuncu günü Hur bin Riyahî'nin cesur bir karar vererek Yezid'in ordusunu terk edip, Ali oğlu Hüseyin'in (a.s) saflarına katılmasını anlatmaktadır. Bu minyatür 1534 senesi öncesi Bağdat'ta çizilen bir Osmanlı minyatürüdür. Eserden anlaşılacağı üzere minyatürde bulunan bütün herkes Türklere ait elbise ve sarıklara sahipler. Ama dikkat edilecek olunursa askerlere eşlik eden atlar İranTürk ortak çalışmasıdır. Yüzü örtülü ve suratı nurdan bir halka ile çevrelenmiş İmam Hüseyin (a.s), yakın dostlarıyla beraber minyatürün üst köşesinde müşahede edilmektedir. Resimde altın rengi yerine mavi bir gökyüzü görülmekte ve alışılagelmişin dışında bir beyaz bulut kümesiyle bezenmiştir. At üzerinde tam minyatürün ortasında yer alan Hür bin Riyahî ise konunun kahramanıdır. Kaynakların naklettiğine göre Hür, artık İmam Hüseyin'in (a.s) saflarında savaşmaya karar verir ve bu verdiği karar, Ali oğlu Hüseyin'in yanında yer alan asker sayısının gerçekten de az olduğu bir andadır.
Şeyh Müfid'in nakline göre Hür, binlerce askeri ile Kûfe şehri yakınlarında yer alan Kadisiye'den Kerbela'ya gelir ve İmam Hüseyin'in Kûfe'ye gitmesini engelleyen ilk insandır. Daha sonraki günlerde İmam Hüseyin'e (a.s) şöyle der; "Ey İmamım! Benden daha iyi ve vefalı başka asker bulamazsın, canım bedende olduğu müddetçe senin için savaşmaya hazırım" der ve bunun ardından er meydanına çıkarak, şehit oluncaya kadar savaşır.