Aynı şekilde bedende mahrumiyet ve eksikliğe neden olan bazı hadiseler ebedi olan ruh için saadet kaynağıdır. Allah yolunda şehit olmak ve infak etmek buna güzel bir örnektir. Fakat bedenin hoşlandığı ama insanoğlunun ruhuna zarar veren şeyler şekavet/bedbahtlık ve azabın kaynağıdır. Kur’an-ı Kerim sadece dünyevi lezzeti olan bu tür amellere “azıcık faydalanma” anlamına gelen “meta-ı kalil” ismini vererek küçümsemiştir.
لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِۜ مَتَاعٌ قَل۪يلٌ ثُمَّ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
“Kafir olanların şehirlerde gezip dolaşmaları, aldatmasın seni sakın. Bu, azıcık bir faydalanmadan ibarettir, sonra sığınacakları yer cehennemdir ve orası, ne kötü bir yurttur, ne kötü bir yatak.” (Âl-i İmran 196-197)
Kur’an ruha ve cisme zarar veren her şeyi azap olarak nitelemiştir.
Dolayısıyla şuur sahibi varlıkların saadet ve şekavetleri onların şuuruna bağlıdır. Buradan net olarak anlaşılmaktadır ki Kur’an’ın saadet ve şekavet meselesi hakkında izlediği yöntem, materyalistlerin izlediği yöntemden farklıdır. Mümin bir insan, mutlulukları çoğunlukla hayalî olan materyalistlerin aksine gerçek ve ebedi lezzeti saadet olarak görür. Maddi lezzetleri ise maneviyata ulaşmanın mukaddimesi olarak görür.
Saadet ve Şekavet Doğuştan Gelen Bir Özellik Değildir
El-Mizan tefsirinde “كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَ فَر۪يقًا هَدٰى وَفَر۪يقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ” (A’raf 29-30) ayeti hakkındaki rivayet bahsi bölümünde Ali b. İbrahim Kummi’nin tefsirinde saadet ve şekaveti doğuştan gelen zatî bir özellik olarak gören Ebu’l Carud rivayeti – ki Ali b. İbrahim de “saadetli kişi annesinin rahmindeyken saadetlidir ve bedbaht kişi annesinin rahmindeyken bedbahttır” rivayeti ile bunu desteklemiştir – tenkit edilmiş ve şöyle denilmiştir:
Bu rivayetler farklı muhtevalara sahip olmakla birlikte, yaratılışın sonunun ilk yaratılışla aynı olduğunu söylemeleri yönüyle ortaktırlar. Ancak bu rivayetler ve ayetler zatî saadet ve şekaveti ispat etme makamında değildir ve böyle bir tevehhüme kapılmak da doğru değildir. Çünkü eğer bunun dönüşü sadece aklî bir tasvirden ibaretse ve dış gerçeklikle örtüşmüyorsa hakikatte bir etkisi olmayacaktır; yok, eğer insanın zatî ve gerçek muhakemesine dönecek olursa, bu da Yüce Allah’ın egemenlik tanımına ters düşer ve O'nun egemenliğinin sınırlandırılmasını gerektirir ki bu, Kur’an’a aykırıdır. Ayrıca akil insanların tutumu eğitim ve öğretimin etkisini kabul üzeredir.
İyi işlerin övülmeyi, kötü işlerin ise yerilmeyi hak ettiği konusunda tüm insanlar ittifak içindedirler. Öte yandan bu sözü kabul etmek; ilahi yasalar, semavi kitaplar ve ilahi peygamberlerin gönderilmesinin anlamsız ve beyhude olduğu manasını doğurur.
Diğer bir delil ise zatî sıfatlarda itmamı hüccetin ne şekilde düşünülürse düşünülsün hiçbir anlam ifade etmeyecek oluşudur. Zira bu farza göre zatî özelliklerin zevattan ayrılması imkânsızdır. Kur’an-ı Kerim bu gereksinimlere açık şekilde muhaliftir. Evet, Kur’an-ı Kerim akıl sistemini müsellem saymış ve insanın eylemlerinin seçme iradesi üzerine bina edildiğini kabul etmiştir. (Aynı, c.8, A’raf 26-36)
El-Mizan’a ve Müslüman Filozoflar Açısından Saadet ve Şekavet Manasının Tatbiki
Kur'an-ı Kerim ayetlerinden, pek çok hadisten ve dini metinlerden anlaşıldığına göre saadet ve şekavet, sadece insan ruhuna ve ahiret dünyasına mahsus değildir. Aksine insanın hüviyeti ile ilgilidir. İnsan ruh ve bedenden müteşekkil bileşik bir varlıktır. Onun bedeni madde âleminin unsurlarından oluştuğu için ölür ve yok olur. Ama insanın ruhu soyuttur ve bedenin ölümüyle ölmez. Aksine bu bedenden bağımsız şekilde yaşar, ebedi olarak kalır. Saadet ve şekavet ruh ile beden arasında müşterektir; zira İslam’a göre Allah ruh ile bedeni bir araya getirmiştir.
Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de saadet ve şekavet insana nispet edilmiştir. Hud suresinde şöyle buyurmuştur: “فمنهم شقیّ و سعید” “Onlardan kimi şaki (bahtsız), kimi said (mutlu)dur.” (Hud 105) “Onlardan” anlamındaki “منهم” kelimesindeki zamirin mercii, önceki ayette geçen “insanlar” anlamındaki “النّاس” kelimesidir. Yani insanlardan bir kısmı saadetli, bir kısmı ise bedbahttır. Yüce Allah'ın irade ve takdiri şuna taalluk etmiştir ki, insan hem bu dünyada hem de ahirette saadete, kemale, başarı ve refaha ulaşabilsin. Evet, insanın nihaî kemali Allah’a yakınlıktır ve bu, kesinlikle ahiret yurduna aittir. Çünkü dünyanın, bunu açığa çıkarma ve ortaya koyma kapasitesi yoktur. Ancak gerçekte insanın saadet ve başarısı görece bir kemaldir. Nitekim filozofların sözlerinde de buna işaret edilmiştir. Saadet ve başarı sadece insanın ruhuna özgü olmayıp onun ruhu ile bedeni arasında müşterektir.