sosyal

04 December 2025 16 dk okuma 5 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 4 / 5

Bu nedenle, Kitap Ehli'nden cizye almak Kur’an'a, kâfirlerden cizye almak ise Sünnete göre olduğu söylenebilir. Tıpkı Allah Resulünün (sav) Cizye'yi Zerdüştlerden alması gibi. Zerdüştler ile müşrikler arasında hiçbir fark yoktur. Allah Resulü (sav.) müşriklerle çok savaş yaptığı halde neden onlardan cizye almadı? diye biri soracak olursa, şöyle denilebilir: Onlardan cizye almadı elbette. Çünkü daha cizye ayeti nazil olmamıştı. Cizye ayeti Tebük savaşı yılında yani Hicretin dokuzuncu yılında Arap Yarımadası müşriklerinin İslam'ı kabul etmesinden sonra nazil oldu. Allah Resulü (sav) ayetin nüzulünden sonra Cizyeyi Zerdüştlerden ve Hıristiyanlardan almıştır. Ancak o zamanlar yarımadada müşrikler yoktu. Allah Resulü (sav), cizye ayeti indikten sonra, yarımadanın yerleşimcileri olan Zerdüşt ve Hıristiyanlardan Cizye'yi almıştır. Allah Resulü (sav) Medine'ye geldikten sonra Medine ve Hayber Yahudilerinden de cizye almadı. Çünkü Cizye ayetinden önce Allah Resulü (sav) onlarla sulh akdetmişti. Bu da müşriklerin cizye vermeleri halinde yaşama hakkının verildiğini göstermektedir. Müşriklerin öldürülmesi bağlamındaki ayetler, cizye ayetlerinden önce nazil olmuş ve esas olarak bunların hedefi İslam aleyhtarı müşriklerdir. Ancak günümüzdeki ulemaya göre bu, İslam'ın ilk yüzyıllarında hakim olan durumdan kaynaklanıyor, çünkü İslam devleti o sıralarda amansız düşmanlarla çevriliydi. Müminler savaş halindeydiler On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren yazarlar, İslam ile diğer devletler ve kabileler arasındaki ilişkinin özünde barışçıl bir karakter olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunu şu ayetlere dayandırırlar:

"Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir toplumla ilişki içinde olanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmayı içlerine sindiremeyip size sığınanalar müstesna. Allah dileseydi, onları sizin başınıza musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler de sizinle savaşmazlar ve size barış teklifi ederlerse Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir"

“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan, çünkü O işitendir, bilendir”

Hatta cihadın ve savaşın bile insanların din ve inançlarının üzerindeki baskıyı kaldırmaya yönelik olduğu söylenebilir. İslam açısından savaş, dini, inancı ne olursa olsun bütün insanlara başta inanç ve fikir serbestliği sağlamak üzere çeşitli hakları korumak için yapılır.

3.İktisatta Adalet:

Bu bağlamda şu ayet örnek verilebilir:

مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“Allah'ın, o kente halkından, Elçisine verdiği ganimetler, Allah'a, Elçiye, (ona) akraba olanlara, yetimlere, yoksullara (yolda kalan) yolcuya aittir. Ta ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Elçi size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir.”

İslam’ın bu ayette ifade edildiği gibi feyin bir kısmının yoksul ve mahrumlara verilmesinde olduğu gibi, zekâtın, çoğunluğu mahrum ve yoksul olan sekiz sınıfa verilmesini esas alması, mirası aile fertleri arasında bölüşmesi, sosyal yaşamda yardımlaşma ve dayanışmayı en büyük erdemlerden kabul etmesi onun bu konudaki hassasiyetini ortaya koymaktadır. Bununla İslam’ın toplumun unsurları arasında bir denge tesis etmek istediği ortadadır. Bu aynı zamanda toplumda güçsüz ve masumların korunmasını esas alan bir anlayıştan kaynaklandığı söylenebilir.

Zekâtın da sosyal adalete katkısının çok olduğunu söylemek mümkündür. Zekât zenginle fakir arasında gelir farkını aza indiren, zenginle fakirin arasında kardeşlik bağını kuran bir müessesedir. Zekât, ikram, teberru, yetim ve yoksulu kollayan diğer unsurlarla birlikte düşünüldüğünde toplumda varlık ve gelir düzeyi bakımından dezavantajlı kesimlerin kollanması ve aralarındaki eşitsizliklerin giderilmesini hedeflediği anlaşılmaktadır. Erken inen Mekkî surelerde yetim ve yoksulu doyurulması teşvik edilirken ilerleyen dönemlerde gelen surelerde ise zengin mallarından bir payın fakirlere verilmesi zorunluluğu öngörülmüştür. Daha sonra Medine döneminde ise zekât farz kılınmıştır.

Kur’an’da zekâta çok önem verilir. Bu öneminden ötürü ahrete inanmayan müşrikleri bile zekâtı vermediklerinden dolayı,

الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ

“(Vay o müşriklere ki) Onlar zekâtı vermezler ve ahirete de inanmazlar”

Şeklinde onları kınamaktadır. Hz. Peygamber de muhtaç ve yoksullara yardıma teşvik etmiş ve bu gibi kimselerin ahirette alacakları yüksek mükâfatlardan haber vermiştir

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar