Sartre Varoluşçuluğundaki Ateizmin Hikmet-i Müteâliye Perspektifinden Eleştirisi

04 December 2025 40 dk okuma 9 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 8 / 9

Bir varlığın belli bir gayeye ve kendi nihâî kemâline bağlılığı, Sartre’ın iddiasının aksine bir “yabancılaşma” değildir. Daha ziyade kendinde derinleşmektir. Yani “daha çok kendi olmak”tır. Eğer özgürlük, insanın kendi gayesinden ve kemâlinden dahi özgürleştiği bir merhaleye varacak olursa, yani kendinden dahi özgürleşeceği bir noktaya ulaşırsa, böyle bir özgürlük, beraberinde “yabancılaşma”yı getirecektir. Bu tür bir özgürlük, insanî kemâle zıttır. Özgürlük, varlığın kemâlini de kapsadığı, yani o varlığın gelişimsel aşamasını da kapsayan bir şey haline geldiği, benim hatta kendi gelişimsel aşamamdan da özgürleşeceğim anlamına geldiği takdirde, bunun anlamı, “Ben ‘kendimden’ daha kâmilim, daha özgürüm”, “Kendim” ise ‘ben’den daha özgür ve daha kâmilim.” olacaktır. Bu özgürlük, yukarıda sözünü ettiğimiz bağlılığa nazaran insanı kendisinden daha çok uzaklaştıracaktır.[31]

Yukarıdaki açıklamaya göre, Sartre’ın düşüncesinin aksine, Allah’ın varlığının insanın varlığına bir engel teşkil etmediği, insanı kendi hakikî bir mebde’inden koparmadığı ve kendine yabancılaştırmadığı açıklığa kavuşmuş olmaktadır. Allah’ın insana bakışı ve O’nun insanla beraberliği, insanın durağanlaşma sebebi değil, bilakis rüştünü ve terakkisini sağlayan bir beraberliktir. İnsan bu beraberliğe ne kadar teveccüh ederse, bu sonsuz dayanaktan o kadar istifade etmiş olacaktır. Sartre’ın ve emsallerinin eserleri incelendiğinde insan için gözle görülür olan şey, bu kimselerin Yaratıcı hakkında doğru bir telâkkilerinin olmadığıdır. Aynı zamanda O’nunla doğru bir irtibat kurmamak, insanı, O’nun bakışını kendi üzerinde bir ağırlık olarak hissettiği bir noktaya vardırmıştır. Oysa ârif kimse, O’nun bakışında erir ve O’nunla aşk oyunu oynar.

Bir diğer eleştiri de Sartre’ın delilinin, özgürlüğü insanın doğası olarak gören öncülüne yöneliktir. Sartre’ın özgürlük ile kastettiği anlam, insanın varlıksal bağımsızlığıdır (istiklâl-i vücûdî). Elbette Sartre bu anlamdaki bir varlıksal bağımsızlıktan, sosyal özgürlük sonucunu çıkarmaktadır. O, bu ikisi arasında bir bağın olduğunu savunur. Hikmet-i Müteâliye’de özgürlük, yukarıda bahsettiğimiz ilk anlamıyla, insandan tamamen nefyedilmiştir.[32] İnsan, kendi illetine bizatihi bağlılık ve aidiyet demektir. Bu durum da özgürlüğün tamamen karşısında yer alır. Ancak tekvînî özgürlük ile bireysel ve sosyal özgürlük arasındaki bağ da kabul edilebilir bir durumdur. İnsan kendi illetine bizatihi bağlılığı ve aidiyetiyle birlikte, aynı zamanda özgür bir iradeye sahiptir. Hatta Şehit Mutahharî, bireysel ve sosyal özgürlüğün gerçek anlamda tahakkuku konusunda bir adım ileri gitmiş ve bunun manevî özgürlüğün tahakkukuna, yani Yaratıcı’ya itaat etmeye bağlı olduğuna inanmıştır.[33] İnsan için doğal/zâtî özgürlük, yani onun varlıksal bağımsızlığı hiçbir şekilde söz konusu değildir. Ancak bu durumun, beşerî mutlak cebr ile de bir ilgisi yoktur. İnsan, Yaratıcı’sına bizatihi bağlılığıyla birlikte, aynı zamanda irade sahibidir.

Sonuç

Sartre için tanrıyı inkâr tematik bir ilke olarak görünmektedir. Bunun kökeni, onun çocukluk evresine uzanmaktadır. O, tanrının varlığı tezini, bir paradoks olarak görmekte ve bunu şöyle ifade etmektedir: Eğer tanrı kendi kendisini var etmişse, O’nun var olabilmek için, kendinden önce var olmuş olması gerekir. Bu delil şu şekilde reddedilmiştir: Zorunlu Varlık, kendi kendisinin nedeni olan varlık anlamına gelmemektedir. Bilâkis, “Zâtının, onun var oluşunu gerekli kıldığı varlık” anlamındadır. O’nun nedene/illete ihtiyacı yoktur. İkinci delilde Sartre’ın, tanrının imkânının O’nun varlığını gerekli kıldığı şeklindeki iddiaya getirdiği delile şöyle bir cevap verilmiştir: Allah’ın varlığında imkâna yer yoktur. O’nun varlığı zorunludur. Eğer Allah hakkında imkân söz konusu edilirse, bu ancak imkânın genel anlamı olabilir ki, bununla kastedilen de O’nun yokluğunun muhal olmasıdır. Sartre, tanrıyı “diğeri, başkası” olarak görmektedir. Tanrının var olması durumunda, insan kendisini daima onun nazarı altında görecek ve O’ndan kurtulamayacaktır. Ona göre tanrının varlığı kabul edildiği takdirde, özgürlüğün bir anlamı kalmayacaktır. Hikmet-i Müteâliye’nin perspektifinden ise insan, aşkın bir hakikatin mazharı olup, O’nun bir nişanesi/tecellisi sayılmaktadır. İnsan ile Allah arasında başkalığa ve ikiliğe mahal kalmamıştır. Dolayısıyla “başkasının bakışı” düşüncesine de yer yoktur. İnsan, kendisini daima O’nun huzurunda görmektedir ve bu durum da insanın özgürlüğüyle çelişmemektedir.

Kaynakça

 

Alevîtebâr, Hidâyet (1384); Nigâh-i Mutlak-i Hodâ Der Felsefe-i Sartre; 1. Sayı, c. 1.

Alevîtebâr, Hidâyet (1386); Sartre ve Meyl-i İnsan Be Hodâ Şoden; Nâme-i Felsefî, c. 3, 2. Sayı.

Alevîtebâr, Hidâyet (Sonbahar-Kış, 1391); İlhâd Asl-i Mevzûî-i Felsefe-i Sartre; Tahran Üniversitesi, 40. Dönem, 2. Sayı.

Alevîtebâr, Hidâyet (Yaz, 1384); Vâcibu’l-Vücûd Der Felsefe-i Sartre (Eleştirel Bir İnceleme); Hikmet ve Felsefe, Yıl 1, 2. Sayı.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar