Zorunlu Varlık’ın mümkün olması, aslında Sartre için kendisinden feragat edilmiş bir mevzudur. Oysa daha önce de beyan edildiği üzere imkân, mahiyetin/özün gereklerinden biridir ve Zât-ı Vâcib’in mahiyeti yoktur. Buna göre, Hikmet-i Müteâliye esaslarınca Sartre’ın bu delilinin asılsız ve temelsiz olduğu söylenebilir. Çünkü onun temelleri, Vâcib’in (Zorunlu Varlık) imkânı üzerine kuruludur. Oysaki açıklandığı üzere Vâcib için hiçbir şekilde imkân tasavvur edilemez. Elbette imkânın muhtelif anlamları mevcuttur. Sartre’ın kastettiği anlam ise varlığın ve yokluğun ayırt edici çizgisi ya da imkân-ı mâhüvîdir (öze ilişkin imkândır). Ancak öyle anlaşılıyor ki, Leibniz’in şahsında Sartre’a şöyle bir cevap verilebilir: İmkânın [varlık ile yokluk arasındaki] ayırt edici çizgiden daha genel bir anlamı vardır ve o da “bir şeyin muhal olmaması” anlamına gelir. Görünürde Leibniz’in sözlerindeki imkân, bu genel anlamıyla ele alınmıştır. Bu durumda Sartre’ın eleştirisi, Leibniz’i bağlamayacaktır. Çünkü [bu genel anlamıyla imkân], Zorunlu Varlık’ı da kapsamaktadır. Eğer Sartre’ın literatürüyle de cevap verecek olursak, şunu söylememiz gerekecektir: Bu imkân, varlığa özgüdür ve söz konusu varlık da Zorunlu Varlıktır; bu ise şu anlama gelecektir, O’nun varlığı muhal değildir.
Ayrıca tüm bu eleştirilere binaen, Sartre’ın delili, iddianın yalnızca bir bölümünü ispatlamaktadır (delil, iddiadan daha özeldir/dar kapsamlıdır). Sartre bu konuları beyan etmek suretiyle Zorunlu Varlık’ın muhal olduğunu ispatlamak istemektedir. Oysa bunun doğru olduğu varsayıldığında bile, o, Zorunlu Varlık hakkında çarpıtılmış delillerden birini reddetmiş olacaktır ki, bu da Burhân-ı Sıddîkîn gibi muhkem delillere bir halel getirmeyecektir.
3.3. Üçüncü Delil: Özgürlüğün Tahakkukuna Bir Engel Olarak Tanrı
Sartre, varlığın bir alanını Hegel’den ödünç aldığı başkası-için-varlık terimiyle açıklamıştır.[27] Başkası-için-varlık, başkalarının varlığı demektir. Daha önce de ifade edildiği gibi, Sartre, insanın varlığını bilinç olarak açıklamakta ve onu değişken bilmektedir. Kendinde-varlık ise stabilliğin kendisidir. Şu durumda, bilinç sahibi bir varlığın, bilinç sahibi başka bir varlığın farkına vardığını varsayalım. O zaman bu obje (bilince konu olan/bilinen şey) artık kendisi-için-varlık değildir, dolayısıyla özgür de değildir. Çünkü özgür olmak, kendinde-varlık olmakla bağdaşmaz. Bizi kendinden haberdar kılan bu kendisi-için-varlık, Sartre’ın literatüründe başkası-için-varlıktır. O, özgürlüğe mani olan “başka” bir varlığı açıklamakta ve bu bağlamda “bakış” tabirini kullanmaktadır. “Başkası/öteki”, insanı daima bir nesne yapar (nesne olarak görür). Böyle bir durumda insan, artık kendisi-için-varlık değildir, çünkü onun objesi olmuştur ve özgür değildir. İnsanın bu durumda yapabileceği tek şey, diğerini kendine nesne yapmaktır. Sartre’a göre “diğeri”nin/“başkası”nın varlığı, bir rahatsızlık ve eziyet sebebi olmasının yanı sıra – nitekim onun Çıkış Yok/Huis Clos’undan da bu anlaşılmaktadır[28] – aynı zamanda insanın varlığını “belirleyen” şeydir de. Kendisi-için-varlık olması unvanıyla insan, kendisini dikkatle değerlendirmeli ve kendi kendisinin bilincinde olmalıdır. O, kendisine “başkası”nın bakışıyla bakıp kendini onun gözüyle görebilir, kendi kendini “belirleyebilir” ve tanıyabilir.
“Diğeri/başkası” olarak tanrı, Sartre’a göre insanı daima görmekte, ancak insan O’nu görememektedir. İşte bu sebeple insan O’nu kendi nesnesi kılamaz. Tanrının varlığını kabul etmek, sürekli bir sınırlandırılmayı kabul etmektir. O, kendi “bakış”ıyla, insandan özgürlüğü almakta, ancak insan buna bir karşılık verememektedir. Sartre, inkârında o denli ileri gitmiştir ki, bunu özgürlüğe ulaşmanın mantıksal bir gereği olarak telâkki etmiştir.[29] Özgürlük, insanın doğası olarak tanımlandığından, tanrının inkârı zorunludur.
Tanrı ile ilgisi bakımından özgürlükten bahsetmek anlamsızdır. Zira insan, tanrı karşısında “sadece bir şeydir” ve tıpkı diğer şeyler gibi özgürlükten yoksundur. Tanrının “bakış”ı insana anlam vermekte ve insan, kendisini Tanrının gördüğü gibi görmektedir. İnsan tanrının gözüyle kendine baktığında, doğrusu bir özneden ibaret olan kendine/zâtına yabancılaşır. Dolayısıyla “Gizli Oturum”da geçen meşhur “Cehennem başkalarıdır” sözünü tanrı hakkında da kullanıp, “Tanrı cehennemdir” dememiz mümkündür.[30]
Sartre’ın delilini mantıksal olarak şu şekilde de beyan etmek mümkündür: Birinci Öncül: Özgürlük, insanın doğasıdır. İkinci Öncül: Bir şeyin doğal/zâtî niteliğinin o şeyden alınması muhaldir. Üçüncü Öncül: Tanrıyı kabul etmek, insanın özgürlüğünün alınmasının sebebidir. Sonuç: Tanrıyı kabul, muhaldir.
Kritik
Bu görüşün eleştirisinde söylenilmesi gereken şudur: Hikmet-i Müteâliye’nin insan telâkkisinde insan nefsi ilâhî bir bağa ve taalluka sahiptir. Allah, insana şah damarından daha yakındır. Lakin “yabancı” bir varlık olarak değil, bilâkis, insanın temel bir hakikati olarak… Şehit Mutahharî, mezkûr görüşü şöyle değerlendirmektedir: