Sartre, imkânı varlık dışı imkân ve varlıkla ilgili imkân olmak üzere sınıflandırır. Burada Sartre, üzerine pileli (katlanmış) bir kumaşın sarılı olduğu ve bu halde düz bir yüzey üzerinde yuvarlanan bir topu örnek verir. Bu topun, pileler sebebiyle izlediği yoldan sapması mümkündür. Topun, yolundan sapma imkânı, topun imkânı [demek] değildir. Aksine geleceği bilmemek demek olup, gerçeğe dair bilgisizliğini imkân şeklinde gösteren bilinçten kaynaklanır. Gerçekte topun, izlediği yoldan sapma imkânı, meselenin diğer bir boyutu mudur? Zira ben topun, yolundan sapıp sapmayacağını bilmiyorum. Bu imkân, varlığın kendisiyle ilgili olmayıp, dışsal bir husustur. Gerçekte bu imkân, konunun boyutuyla alakalıdır.
Ancak varlıkla ilgili başka bir imkân daha tasavvur edilebilir. Bizatihi topun mümkün olması şeklindeki imkânda, onun [topun] varoluşunun da hiçbir zorunluluğu yoktur. Bu tür bir imkân, daima varlıkla birliktedir ve ondan hiç ayrılmaz. Bu imkânın, zorunluluğa nazaran, varlığa karşı öncelikli olabileceği bir konum olamaz. “Varlık, imkânların varlığını korumaktadır. Varlık bu imkânların temelidir/nedenidir. Dolayısıyla Zorunlu Varlık, kendi imkânından kurtulamaz. Bir cümleyle ifade edecek olursak; eğer tanrı varsa, o, mümkün bir varlıktır.”[24]
Halbuki imkânın iki kısmının da açıklanması, meseleyi aydınlığa kavuşturacaktır. İddia şudur: Zorunlu Varlık, kendi varlığını gerekli kılar. Sartre şöyle söylemektedir: Bu imkân, Zorunlu Varlık için ya dışsal bir olgudur – ki bu durumda Zorunlu Varlık’ın imkânı asla suret bulmayacaktır – ve bu, dışsal bir mesele olup, (söz konusu imkân), tanrının varlığını zorunlu kılamaz; ya da imkân ile kastedilen, varlığın imkânıdır ki, bu imkânın da, [O’nun] varlığı[nı] zorunlu kılacağını söyleyemeyiz. Çünkü söz konusu imkân, mümkün varlığın kendisi olup, ondan ayrılmaz. Şu halde, eğer tanrı var ise, o, mümkinü’l-vücûddur.
Bu delilin öncülleri şu şekilde açıklanabilir:
Birinci Öncül: Leibniz, Zorunlu Varlık’ın imkânının, O’nun varlığını gerektirdiğini söylemiştir. İkinci Öncül: İmkân, ya varlığın imkânıdır ya da varlığın dışındadır. Üçüncü Öncül: Eğer imkân varlığın dışında ise, onu zorunlu kılamaz. Dördüncü Öncül: Eğer imkân, varlıkla ilgiliyse ondan ayrılamaz. O halde Leibniz’in kastettiği, varlığın dışındaki imkân ise, Zorunlu Varlık mevcut değildir. Bu durumda hem Zorunlu Varlık mevcut olmayacak hem de var olduğu farz edilse bile, mümkin bir varlık olacaktır.
Kritik
Bu delil de, tıpkı birinci delil gibi Leibniz’in istidlâline nispeten haklı/doğru bir eleştiridir. Ancak ondan çıkarılan sonuç, doğru değildir. [Leibniz’in] Tanrının imkânının, O’nun varlığını gerektirdiği şeklindeki öncül[ün]e Sartre’ın yaptığı eleştiri doğru bir eleştiridir. Ancak, “tanrı varsa bile O’nun mümkün bir varlık olduğu” yönündeki sonuç, yanlış bir sonuçtur.
Bu açıklamada Hikmet-i Müteâliye’nin temellerine göre beyan edeceğimiz husus şudur: Zât-ı Vâcib, varlığını hiçbir şekilde imkândan almaz. Zorunlu Varlık’ın var oluşuna imkân varsayımından yaklaşmak, doğru bir yaklaşım değildir. Bilâkis Burhân-ı Sıddıkîn’de Zorunlu Varlık, öncüllerde [O’nun] imkânından söz etmeksizin, sonuç bölümünde başlangıçsal/temel bir olgu olarak yerini alır. Hatta Allâme Tabâtabâî’ye (r.) göre, Zât-ı Vâcib Teâlâ’nın ispatına lüzum yoktur; bu apaçık (bedihî) bir gerçekliktir. Eğer O’na dair bir delil getirilirse de bu, ispat değil, tenebbüh içindir.
O, bu iddiasını ispatlamak için açık (bedihî)/a priori bir önermeden (“Bir gerçeklik vardır.” önermesinden) faydalanmaktadır.[25] Bir sonraki merhalede, var olan ve misdaka sahip olması gereken bu gerçeklik için, “her varlığın bu gerçekliğin misdakı olamayacağını” söylemektedir. Çünkü hiçbir varlığın yokluğu, paradoksa yol açmaz. Örneğin bir masanın var olmaması halinde, bu genel “gerçeklik” ilkesi yine de mevcuttur ve ona bir zarar gelmez. Hatta tüm insanlar ve canlı varlıkların tamamı dahi olmasa yine de bu ilkeye/gerçekliğe bir halel gelmez. Zara/halel, “bu dünyada varlığı gerekli olan hiçbir varlık yoktur” dediğimiz yerde söz konusudur. Yani “yokluğu varsayılamayacak hiçbir varlık yoktur” dediğimiz yerde… İşte bu durumda mezkûr bedihî ilkeye/“gerçekliğe” bir halel gelmiş olur. Bu aşamadan sonra zorunlu ve ezelî Vâcib-i bi’z-Zât’ı ifade eden bir “gerçeklik” ilkesi hükmündeki, “Bir gerçeklik vardır.” önermesinden faydalanırız.[26]