çağdaş

04 December 2025 44 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 11

Bilişsel Kuranoloji, din içi ve din dışı alanların bilgisinden oluşan Kur’ân-ı Kerîm bilgisi ile ilgili ikinci derece bilgidir; din içindeki sütunlar arasında, temel inançlar, Kur’an davranışçılığının temeli olarak kabul edilir; çünkü bu inanç yelpazesi, bir Müslümanın ilahî kanunu öğrenmek için hangi bilimsel mekanizmayı izleyeceğini belirleyecektir; örneğin, nebevi kaynaklardaki anlatı kaynağının münhasırlığı veya dinî kaynaklara yayılması, Müslüman insanın kutsal evliyalar alemine ve onların ismet ve yanılmazlığına olan inanç türünün ürünüdür.

Ancak bu arada Kur’ân-ı Kerîm'in anlaşılmasında yöntemin belirleyici rolü de göz ardı edilmemelidir; eğer şeriatı öğrenme mekanizmasının belirlenmesinde dinin esasları (usulü din) esas alınıyorsa, Kur'an araştırmalarının yöntemi de inançların belirlenmesinde ve farklılaştırılmasında ana faktör olarak kabul edilir ve İslamî fırkaların çeşitli temel inançlarla ayrışmasının da ana delilerindendir; örneğin, “Errahmânu ‘alâ-l’arşi-istevâ / Rahman (olan Allah) arşa istiva etmiştir.” Ayetindeki “istevâ” kelimesinin manasının sorulmasını, Mâlik b. Enes ve Ahmed b. Hanbel gibileri yasaklarken, bu fetva, dini ve Kur'an'ı anlama sürecinde hiçbir akılcılığın öngörülemeyeceği özel bir yaklaşımın haberini vermektedir. Buradan hareketle Eş'ari'yi Mu'tezile'den ayırt etmek, Sünni toplumdaki Selefî ve Selefî olmayan Müslümanları ayırt etmek ve İslam dünyasındaki Şiileri Sünnilerden ayırt etmek, bu dinî grupların her biri tarafından kullanılan yöntemlerin ayrışmasına dayanan İslam inanç ilkelerinde görülebilir. Buradan yola çıkarak, Kur'an metodolojisi konusunun önemi anlaşılır hale gelir; Ayrıca İslam toplumlarında din mühendislerinin kendi yaklaşımlarını yayabilmeleri için Kur’an'ı ve dinî metinleri anlamada şeriat ve temel inançları vurgulamaktan çok yöntem unsuruna önem vermeleri gerektiği açıktır.

4. Akılcılık ve Onun Kur’ân-ı Kerîm'i Anlamadaki Uygulaması

Akılcılık yöntemi, akla büyük rol veren herhangi bir düşünce sistemine uygulanan genel bir unvandır ve bu şekilde anlatıcılık (nakilcilik), inanççılık, sezgicilik ve ampirizme karşısındadır. Aklın uygulanmasının yöntemi ve kapsamı konusunda rasyonalistler (akılcılar) arasında bir fark vardır; ancak bu makale, rasyonalizm bölümünde, Neo-İtizalcilerin yaklaşımına odaklanmaktadır ve bu amaçla, bu yaklaşımın önce soyağacına özen gösterilip dikkat edilecek ve ardından analiz edeceğiz:

4.1. İtizalî Rasyonalizm

İtizalî yaklaşım, hicri ikinci asırda Vasil b. Ata tarafından kurulan bir yaklaşımdır. Şüphesiz Mutezile, İslam dünyasında, Kur'an'ın ilkelerinin ancak ve ancak aklî temellerle gerekçelendirilebilmesi ve açıklanabilmesi için “akıl”a dayalı “Kur’an'ı anlama metodu”nu etkili bir şekilde vurgulayan ilk teolojik gruptur. (Kadı Abdul Cabbar, 1965: 173/4.) Mutezile, her ne kadar kitap, sünnet ve aklı dini öğrenmenin kaynakları olarak görseler de, aklı delillerin başında görürler. (Aynı: 41; Ahmed Emin, 1999: 3/39.) Bundan hareketle, ilimler alanında naklin (Kur’an ve hadisin) onlara müdahil olmasının kısır döngüye sebep olduğunda aklı, yol açıcı tek unsur olarak görmüşlerdir. Naklin onlara müdahil olmasıyla aklî bir mahsurun bulunmadığı ilimler alanında ise, naklî bir delilin kesin bir aklî delille karşıtlığını dikkate almazlar ve bir çatışma varsayımında naklî delili aklî delilin düzeyine getirerek naklî delili tevil ederek yorumlarlar. (Örnek olarak: Kadı Abdul Cabbar, 1422: 139-140.)

İşte tam da bu nedenle bazıları, Mutezile'nin yaklaşımının din ve inancın ortadan kalkmasına yol açtığı görüşündedir. Çünkü dinî hakikatleri kabul etmede aklın azami merkeziyetini vurgulamak, gaybe iman konumunun çökmesine neden olur. Oysa ki, gaybe iman İslam inancının temel direklerinden biridir. (Şerif, 1362: 1/158.) Ancak Mutezile'nin aklın nakle mutlak üstünlüğü hakkındaki meşhur hükmünün doğru olmadığını gösteren sağlam ve geçerli deliller vardır ki bu esasa göre Mutezile'nin görüşü gaybe imanla çelişmez. Dini usul ve ilkeler alanında akla öncelik verdikleri ve çelişkili rivayetleri tevil ederek yorumladıkları doğrudur, ancak Mutezile'nin nazarında kitap ve sünnet oldukça yüksek bir değere sahiptir. Öyle ki Mutezile, naklin münhasır alanına ilişkin itikadi hükümlerde ve ikincil ve amelî hükümlerde tek geçerli delil olarak nakli görmüştür. (Kadı Abdul Cabbar: 36; Aynı, 1422: 31 ve 87.)

Mutezile'nin aklın konumuna özel vurgu yapması ve Ehl-i Hadis'in aşırı rivâyetçiliğinin sapkınlığına karşı Mu'tezile'nin kararlı yüzleşmesi, İslam dünyasının fikri akımında önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir; çünkü İslam ve vahiysel öğretileri, aklîliğin habercisi, tefekkür ve düşünmeye davet edicidir ve bu nedenle Ehl-i Hadis'in din eğitiminde düşünmenin gerekliliğini ve doğruluğunu vurgulamadaki sapkın tavrı, böyle bir akılcı eksene sahip dinin simgesi değildir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar