İslami İlimler Sürecinde Kur’an’ın Dili

04 December 2025 40 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 6 / 10

Bu dar görüşlülük ne Iraklılara özgüydü, ne de o çağla sınırlıydı, hatta sonraları Malikilerin önderi Malik b. Enes (hicri 179-83) gibi şahsiyetlerin dahi, ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ ayetinin anlamı sorulduğunda şöyle dediğini görebiliyoruz: الاستواء معلوم و الکیفیة مجهولة و الایمان به واجب و السؤال عنه بدعة Aynı şekilde Şafiilerin önderi Muhammed b. İdris Şafii de (hicri 150-240) Müslümanları kelam bahislerine girmekten şiddetle sakındırırdı. İslam akaidinin ilkelerini hadislere dayanarak oluşturan Ahmed b. Hanbel de (hicri 161-241) kadere imanı vacip görür ve bu konuda hiçbir soruya cevaz vermezdi.

Bu kesimin en önemli özelliği, sahih veya hastalıklı olduğuna bakmaksızın sünneti ilke edinerek aklı, Allah’ın kitabını ve insanın selim fıtratını ayrıntı kabul edip işlevsizleştirmiş olmasıdır. Sonuç itibariyle de Allah hakkında tecsim ve teşbihle; müşriklerin sözlerinden pek de farklı olmayan el, kol, sine, ayak vs. gibi caiz olmayan yakıştırmalarla söz söylediler. Bunun gibi insan konusunda da cebr ve kadere inanarak insanın kendi kaderi ve toplum üzerindeki her türlü rolüne ve işlevine inkar gözüyle baktılar.

Şeriatı iptal etmekle sonuçlanan ve muhaliflerin ciddi şüpheleri karşısında direnme gücü bulunmayan akıl almaz bu yaklaşım, önce bu akımı takip etmiş olan bir kişi eliyle ciddi tenkide uğradı. Mâkâlâtu’l-İslamiyyin, el-İbane, el-Lüm’e, İstihsanu’l-Havz fi İlmi’l-Kelam yazarı, bir süre Ehl-i Hadis yolunu tecrübe etmiş ve bir müddet de İtizal’e eğilim duymuş Ebu’l-Hasan Eş’ari (hicri 230), şeriatı anlamada aklın belli bir makamı bulunduğu orta yolu seçti. Her ne kadar Eş’ari, salt aklı inkar nedeniyle zahircilerin metoduna sırt çevirdiyse de iman karşısında aklın mutlak hüccet oluşuna ve değerine de inanmıyordu. Bu sebeple Eş’ari düşüncesinde zahiri tefekkürün izleri yerinde kaldı. “ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ” ayetinin zahirine dayanılarak Allah’ın görüleceği görüşü onun zahirci düşüncelerindendir.

Ama giderek bu fırkanın düşünce seyrinde daha fazla değişiklikler ortaya çıktı ve bu kesim arasında, akılcılığın gelişmesinde iyileşmelerin görüldüğü bazı şahsiyetler yetişti. Orta Asya’da (Semerkand) Te’vilatu’l-Kur’an ve’t-Tevhid yazarı Ebu Mansur Maturidi de (hicri 333) Eş’ari gibi, hatta ondan bir adım ileri, Mutezile ile Zahiriler arasında orta yolu seçti ve aklı insanın bilgisinde önemli ve temel bir kaynak kabul etti, bu kapsamda fiillerin güzel mi çirkin mi olduğunun akılla bilinebileceğini kabul etti. Gerçi o da Eş’ari gibi Allah’ın sıfatlarını onun zatına ilave saydı, ilahi kelamı nefsi (kadim) ve lafzi (hâdis) mertebe olarak ikiye ayırdı ve Allah’ı görmeyi izah etti. Aynı şekilde müteşabihlerde tefviz de, öteki teşbihçiler gibi, maksat ve tevillerine dair görüş belirtmeksizin zahiri medlule yapışan diğer inançlarındandır. Bununla birlikte Maturidi ve Eş’ari’nin takipçileri tefviz teorisinde ittifak halinde değildir. İçlerinden bir kesim tevile yönelerek “yüz”, “el”, “yerleşmek” ve Allah’ın diğer insanımsı sıfatlarını zâtından, kudretinden veya kuşatıcılığından kinaye olarak almışlardır. İmam Bezdevi, Usulü’d-Din kitabında هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ أَن يَأْتِيَهُمُ اللّهُ فِي ظُلَلٍ مِّنَ الْغَمَامِ ayetindeki “gelmesini” kelimesini ilahi gazabın işaretlerinin zuhuruna; ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ ayetindeki “yerleşmiştir” kelimesini kâinatın işleri üzerindeki kuşatıcılığına yormuştur ve bu yöntemi diğer haberiye ve müteşabih sıfatlarda da kullanmıştır.

El-Mevakıf yazarı da şöyle der:

“Ashabın çoğunluğu istiva kelimesini istila olarak tefsir etmiştir. Şeyh Eş’ari de iki görüşünden birinde onu ayrı bir sıfat kabul etmiştir. Fakat buna herhangi bir delil göstermemiş ve bunu ispatlamak için zahire istinat etmemiştir. Çünkü söz konusu ihtimal ona manidir. Aynı şekilde Şeyh Eş’ari ‘yüz’ kelimesini ayrı bir sıfat olarak görmüştür ama doğrusu, ‘istiva’ hakkında beyan edilmiş olandır. ‘Yüz’ kelimesi lügatte özel bir organ anlamına gelir ve onun muhatabın anlamadığı bir manaya karşılık kullanılması doğru değildir. Öyleyse mecburen onun mecazi anlamı kast edilmiş olmalıdır. “Elimle”den maksat, çoğu sahabenin söylediği gibi, kâmil ilahi kudrettir, ayrı bir sıfat değil. Şeyh Eş’ari ve öncekilerin söylediği gibi.”

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar