Molla Sadra’nın Tefsîrinde Aklî ve Naklî İlimleri Kullanma Metodu

04 December 2025 47 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 1 / 11

Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Seyid GECİT[1]

Özet

Molla Sadrâ, 979/1571 yılında siyasî, içtimaî, iktisadî, kültürel ve dinî yapı itibariyle parlak bir ortam olan Şirâz’da doğmuştur. Safevî döneminde yetişmiş çok yönlü bir âlimdir. O, tefsîr, hadîs, kelâm, fıkıh, tasavvuf, felsefe gibi disiplinlerde çok sayıda eser kaleme almıştır.  Molla Sadrâ’nın, Meşşaî ve İşrakî felsefeyi mezceden filozof bir müfessir olmasından dolayı Kur’ânî okumaları farklı olmuştur. Bu yönüyle ‘ahbârî’ ve ‘usûlî’ ekollerden bağımsız ve farklı düşünmüştür. Molla Sadrâ’nın Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Kerîm isimli eseri tefsirler arasında önemli bir konuma sahiptir. İlk olarak âyetlerin zâhir manasını verdikten sonra onları bâtınî olarak da yorumlamıştır. O, tefsîrinde taassuptan uzak bir üslup izlemiştir. Kendisi filozof bir müfessir olduğundan dolayı bazen mezhebi olan Caferîyye’ye tabi olmuş, bazen de farklı düşünmüştür. Filozoflardan övgüyle bahsedip onlardan alıntılar yapmakla beraber kelâmcıları ve kelâmî ekollerin görüşlerini çetin bir şekilde eleştirmiştir.

Çalışmamız, müfessirin Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Kerîm isimli eserinin yorum yöntemine ilişkin olacaktır. Onun çeşitli ilimleri istihdam ederek Allah’ın kelamının anlaşılmasına yönelik gayretleri incelenecektir. Amacımız; Kur’ân’ı yorumlarken onun kullanmış olduğu metotları incelemek ve Sünnî-Şiî tefsîrlerden faydalanarak hazırlanan tefsirinin zenginliğini ve çeşitli disiplinler açısından anlam katmanlığını ortaya çıkarmaktır.

Anahtar Kelimeler: Tefsir, Molla Sadra, Naklî, Aklî, Metot.

Giriş

  1. yüzyılda Safevî döneminde yaşamış olan Filozof, arif ve müfessir olan Molla Sadrâ, çok yönlü bir âlimdir. Sadrettin Muhammed b. İbrahim b. Yahya el-Kavâmî eş-Şirâzî, hekim, büyük filozof ve Ahavent (hoca) Molla Sadrâ olarak meşhur olmuştur. Kendisine “Sadretu’l-Müteellihin” olarak lakab verilmiştir. Ayrıca daha küçüklüğünden itibaren üstün meziyetlerinden ve parlak zekasından dolayı “Sadrâ” olarak lakab almıştır. Molla Sadrâ, felsefeyle fazla ilgilendiği için kendisine Üçüncü Muallim lakabı verilmiştir.[2]

Naklî ve aklî ilimlerde çok derin bir ilmî tahsil yapmıştır. Naklî ilimleri, hocası Bahâüddîn Muhammed Âmilî’den (1031/1622) almıştır. Aklî ilimlerde ise en ünlü İslam filozoflarından birisi olan ve “Mir Damad” olarak şöhret bulan Seyyid Muhammed Bakır Esterabadî’den (v. 1040/1631) ders almıştır.[3]

Molla Sadrâ, medresesinde ders verirken çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. En meşhûr öğrencileri arasında, damatları olan Molla Muhsin el-Kaşanȋ (v. 1090/1679), Mevla Abdurrezak el-Lahicî (v. 1072/1661) ve kızları bulunmaktadır.[4]

On beş yıl boyunca Kum şehrine bağlı Kehek köyünde inzivaya çekilmiştir. Ders vermeyi ve te’lifi bırakıp ibadet ve riyazet ile iştiğal etmiştir.[5] O, tefsîr, hadîs, kelâm, fıkıh, tasavvuf, felsefe gibi disiplinlerde kırkı aşkın eser kaleme almıştır. Molla Sadrâ’nın, Meşşaî ve İşrakî felsefeyi mezceden filozof bir müfessir olmasından dolayı Kur’ânî yorumları farklı olmuştur. Bu yönüyle ‘ahbârî’ ve ‘usûlî’ ekollerden bağımsız ve farklı düşünmüştür. Molla Sadrâ’nın Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Kerîm isimli eseri aklî, naklî, kelâmî, tasavvufî ve felsefî açıdan önemli bir konuma sahiptir. Felsefecilerin düşünceleri ve kelâmcıların tartışmaları konusunda ömrünü uzun yıllar tüketmesinden dolayı pişmanlığını dile getiren Molla Sadrâ, vakıf olduğu ilimleri, Kur’ân’ın anlaşılmasında istihdam ederek Allah’ın kelâmının yorumlamasına başlamıştır. Ancak on sûrenin ve birkaç âyetin tefsîrini yapabilmiştir. Ömrü yetmediğinden, hacimli bir tefsîr yazma düşüncesi hayata geçmemiştir. Müfessirin Tefsiru’l-Kur’âni’l-Kerîm isimli sekiz ciltlik tefsîri, ihtiva ettiği; Kur’ân tarihi, Kur’ân ilimleri, hadîs, fıkıh, lugat, belâgat, tasavvuf, kelâm, felsefe gibi bilimlere ait konular açısından zengin olup tefsîrler arasında önemli bir yere sahip olmuştur.

Molla Sadrâ, Safevî döneminde mezhebinin İran’da resmi mezhep olduğu zamanın idarecilerinden hiçbir beklentisi olmamıştır. Sadrâ’ya pek çok resmi görev teklif edilmiştir. O, tüm bu görevlerden uzak durmuştur. Maddîyata önem vermek, rütbe ve asalete hizmet etmek, o günlerde yaygın bir davranış olmasına rağmen Sadrâ’nın, hiçbir eserinin bir vezire ya da başka bir yöneticiye ithaf edildiğine dair herhangi bir bilgi yoktur. Kendisi, bir âlimin sultanlara yanaşmasını hoş görmezdi. Yanaşanları, dili âlim, kalbi zalim olarak nitelerdi. Sultanlara dalkavukluk yapmaktan Allah’a sığınırdı. O, otorite sahiplerine yanaşma tehlikesi hakkında şöyle demiştir:

“Dindeki fitnenin ve Müslümanların inançlarındaki eksikliğin kaynağı, değersiz âlimlerin, dünya hâkimleri ve sultanlarıyla içli dışlı olmalarıdır.”[6]

Sadrâ’nın yeni şöhretinin, âlimler topluluğu üyeleri tarafından kıskançlıkla karşılandığını ve bunların onu asılsız bir şekilde küfür ile itham etmelerinin, onun İsfehan’daki Safevȋ çevrelerinin kendisine yönelik ilgisini reddetmesinin nedeni olmuştur.[7]

Önceki Sayfa 1 2 3 Sonraki Sayfa

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar