Molla Sadrâ, Allah’ın kelâmının değişikliğe uğramadığını şu sözleriyle ifade etmektedir:
“Elimizde bulunan bu Kur’ân, tümüyle Allah’ın kelâm’ı ve kitabı’dır. O aynı zamanda Allah’ın kelâmı ve manevî nûrlarından bir nûrdur. Onun katından nazîl olmuştur. İlk indiği yer, dilediği sevimli kullarının kalbidir.”[18]
Vahiy olgusuna felsefî bir yaklaşım sergilemektedir. Vahyin nuzûl keyfiyetini, melekler ve insanın yapısal özelliklerini belirterek keşfî ve işrakî yöntem çerçevesinde tanımlamakta ve yorumlamaktadır. Bu konuda olumlu bir katkı sağladığı müşahede edilmektedir.[19]
Âyetleri hidayet yolunu gösteren yıldızlar olarak tasvir etmektedir. Sûreler hakkında yapılan tanımları yetersiz görmekte, kapsayıcı bir tanımın yapılmadığından bahsetmektedir. Sûre isimleriyle Peygamberimizin isimlerinin müşterek oluşuna değinmektedir.[20] Âyetlerin Mekkî veya Medenî oluşunu belirlemede net bir kriter takip etmediği görülmektedir.[21]
O, vahiy döneminde kelimelerin tam olarak ne anlama geldiğinin, hangi manada kullanıldığının bilindiğini, dolayısıyla o zamana yakın müfessirlerin lafızlara yüklemiş oldukları anlamlara uymanın gerekli olduğunu söylemektedir. Molla Sadrâ, te’vîlde lafzın önemine de dikkat çekmektedir. Ona göre te’vîli olan her tefsîrde hareket noktası, metnin kendisi ve onun zâhirî manası olmalıdır. Bir kısım te’vîl ehlinin aksine Molla Sadrâ, Kur’ân’ın lafzına çok önem vermekte ve şöyle demektedir: “Kur’ân’ın zâhirinden ve akıldan yüz çevirmemek, din ve dindarlığın bir gereğidir. Her tür manevî ve aklî keşif, her çeşit te’vîl ve tefsîr, metinde hâkim olan dilin kurallarına uyumlu olmalıdır.”[22] Sadrâ, te’vîli rüya tabirlerine benzetir. Ona göre bu dünyadaki maddî hayat, âhiretteki hayata nisbeten bir rüya gibidir. Nitekim Hz. Ali de şöyle demiştir: “İnsanlar uykudadırlar, öldüklerinde uyanırlar.”[23]
Nesh konusunu “Allah’ın kelâmı” ile “Allah’ın kitabı” kavramları üzerinde değerlendirmektedir. Usûl-ü din ile ilgili husûslarda neshin caiz olmadığını, furû’ meselelerinde ise ihmal, ihtilaf, unutma, zaman ve ümmetlerin durumu gibi etkenlerden dolayı neshin caiz olduğunu belirtmektedir. Ona göre Kur’ân levh-i mahfûzda tağayyur ve nesh olmaksızın mevcuttur. Diğer semâvî kitaplar ise nesh ve tebdile maruz kaldıklarından değişmişlerdir.[24]
Hurûf-i mukatta’a ile ilgili tefsîrlerde geçen bilgileri aktarmakta, öne sürülen görüşler arasında bu harflerin sûre isimleri olduğunu ve manalarının da ancak havassın bileceklerini ifade etmektedir.[25]
Kurân’ın i’caz yönlerine değinirken, İmamiyye âlimlerinden Seyit Murtezâ’nın ve Mutezile âlimlerinin çoğunun görüşüne uygun olarak Kur’ân’ın i’câzının “sarfe teorisi” ile gerçekleştiğini ifade etmektedir.[26]
Kurân’da “istebrek, siccîl, kıstâs ve mekâlid” gibi kelimelerin bulunmasının sebebini, söz konusu lafızların iki dilin kullanmış olduğu ortak kelimeler olmasına bağlamaktadır. Böylece Kur’ân’ın apaçık Arapça bir metin olduğunu belirtmiş olmaktadır.[27]
Molla Sadrâ, müteşabih âyetler üzerinde önemle durmaktadır. Bu âyetler hakkında öne sürülen tüm görüşleri detaylı bir şekilde ele alıp inceledikten sonra şu kategorilere ayırmaktadır:
1-Lafızları zahirî ve hakikî anlamda kullanmak. (Ehl-i Hadis, Hanbeli ve Kerramîler),
2-Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederek, akla uygun olarak te’vil etmek (Akıl ve Tetkik ehli),
3-Lafızları asıl anlamları üzerine tevil etmeksizin lafzın manalarını fazlalıklardan soyutlamak (Rasihun ve Molla Sadrâ),
4-Bazı âyetleri teşbih, bazılarını da te’vil etmek. Mebde konusunda tevil, mead konusunda teşbih kaidesine göre yorumlamak (Keffal).[28]
Bu konuda Allah’ın zatını ve sıfatını cisim ve yok olma kusurlarından tenzîh etmek gerektiğini söylemektedir. Molla Sadrâ, bazı âlimlerin müteşâbih âyetler konusunda tüm ömürlerini harcadıklarından ötürü eleştirmektedir. Müteşabih âyetlerin ancak rasih ve ehl-i beyt âlimleri tarafından bilineceğini söylemektedir. Molla Sadrâ’ya göre dinî bir zaruret olmadıkça müteşabih âyetleri zahirine göre yorumlamamak gerekir. Zahirî yorum itikadî hususlarla çelişirse orada durup bunları Allah’a, Resûlüne ve rasihuna (masum imamlara) havale etmek gerekir.[29] O, bu konuda ayrıca Müteşabihatu’l-Kur’ân adında bir kitap yazmıştır.
Aksâmu’l-Kur’ân konusuna da değinmektedir. Molla Sadrâ, üzerine yemin edilen varlıkların yüce oluşlarına işaret ettiğini belirtmektedir. Cenabı Hak adi ve şehevî şeyler üzerine yemin etmediğini söylemektedir.[30]
Molla Sadrâ, mübhem konusunda فتلقى آدم من ربه كلمات “Âdem, Rabbinden bir takım kelimeler aldı”[31] cümlesinde ‘Kelimât/bir takım kelimeler’in nekire gelmesinin tenvin-i ivez olduğunu, bunun da müphemliğe işaret ettiğini söylemektedir. Bu kelimelerin hangi kelime olduğu ile ilgili bazı rivayetleri zikreder.[32]
Nida konusunda önemli bilgiler aktarır. Allah’ın kulunun konumu ve değerine göre nida şeklinin değiştiğini anlatır. Tüm mükelleflere “Ey insanlar”, Marifet ve iman ehline “Ey iman edenler”, veli kullarına “Ey kullarım” şeklinde nida edilmesinin Allah’ın âdeti olduğunu belirtir.[33]