Molla Sadra’nın Tefsîrinde Aklî ve Naklî İlimleri Kullanma Metodu

04 December 2025 47 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 10 / 11

“Onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi”[94] sözü, tefrit yönüyle kuvve-i şeheviyyeye işarettir. Buna göre âyetin manası şöyledir: “Onlar, dünya hayatlarında lezzetli yemeler, içmeler ve şehevî cinsel ilişkiler içinde aşırılığa kaçar ve gayr-ı meşru şekillerde bunlardan istifa ederlerdi. Böylece onlar, lüks ve refah içinde yaşamış, günahlar işlemiş ve farzları terk etmişlerdir. “

“Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı”[95] âyeti de kuvve-i gadabiyyeye işaret eder. Çünkü günah işleme konusunda ısrar etmek, bu kuvvenin şiddetli ve sebebin aşırı olmasındandır. Bundan dolayıdır ki kişi, yasaklanmış olmasına binâen ondan vaz geçmez ve ayıplanmasına rağmen tövbe etmez. Kuvve-i gadabiyye; kuvve-i şeheviyeden daha kuvvetli ve kuvve-i faaliye-i batiniyyeye daha yakın olduğu için onun, kuvve-i şehevîyyeye nazaran günahı daha büyük olur. Aynı şekilde kuvvet-i vehmîyyenin günahı da diğer günahlardan daha büyük olur. Onlar, Allah’ın ölüleri diriltmeyeceğini ve putların Allah‟ın ortakları olduklarını söylerler. “Diyorlardı ki: “Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz, evvelki atalarımız da mı?”[96] âyeti de kuvve-i vehmiyyeye işaret eder. Bu, dirilmenin ve neşrin imkânsız olduğuna dair batıl inançtır. Bunlar, vehmi öncülleri ve yalan önermeleri birleştirerek hatalı kıyaslar yapmaktadırlar. Ya da meşhur öncüller ile gerçekle karışık önermeleri birleştirip cedel-i kıyas yaparlar.[97]

2.13. Filozofları Övmesi, Bazı Şahısları ve Kelâmî veya Tasavvufî Ekolleri Eleştirmesi

Molla Sadrâ, tefsîrinde alıntı yaptığı bazı interdisipliner şahısları ve kelâmî ekolleri zaman zaman şiddetli eleştirilere tabi tutmuştur. O, sahip olduğu ilmî, kültürel ve felsefî birikiminden dolayı eleştiri sınırlarını geniş tutmuştur. Bazılarını bazı konularda sert bir şekilde eleştirdiği gibi bazen de onlara hayran kaldığını ifade etmiş ve bir kısmına da olumlu tenkidler yöneltmiştir. Mesela Bakıllânî, Gazâlî, Râzî’yi bazı kelâmî hususlarda eleştirirken, İbn Arabî’yi övmektedir. Kendi mezhebi dışındaki kelâmî mezheplere eleştirel bir yaklaşımla yaklaşmaktadır.

Pisagor, Sokrat, Eflatun ve Aristo’yu Peygamberi öğretilerden beslediklerini söylemektedir. Filozofları Peygamber olarak görmektedir. Hatta bazı hadîslerle de bu görüşünü desteklemektedir. Ayrıca İşrakî filozoflardan İbn Sînâ (v. 428/1037), Fârabî (v. 335/950) ve Sühreverdî’yi de övmektedir. Mesela Aristo hakkında şu rivayetleri zikreder:

1-“O, Peygamberlerden bir peygamberdi. Kavmi kendisini tanımadı.”[98]

2- Hz. Rasulullah, Hz. Ali’ye: “Ey bu ümmetin Aristoteles’i!”[99] şeklinde hitap etmiştir.

3- Başka bir rivâyette “Ey Ali! Sen bu ümmetin Aristoteles’i ve Zu’l-karneyn’isin”[100] demiştir.

4- Rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber’in meclisinde Aristoteles’ten bahsedildi. O, şöyle buyurdu: “Şâyet, o yaşasaydı, getirdiğimi anlayacaktı. Benim dinime tabi olacaktı.”[101]

Molla Sadrâ, tefsîrinde Aristo’dan uzun uzadıya nakillerde bulunmaktadır.

O, bazen isim vermeden bir kısım sûfî grupları da çetin bir şekilde tenkit etmiştir. Meselâ o, “Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiçbir kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz. Onlara yardım da edilmez”[102] âyetini açıklarken sûfîlerden bir grubun, salikin/sûfînin, tam olarak marifet sınırına ulaştığı zaman günah işlemesinin kendisine zarar vermeyeceği iddiasını sert bir şekilde eleştirmektedir. Bu tür düşüncelerin, fâsit ve hayal olduğunu, bunun kendi nefsini tecrübe etmeyenin, Allah’ın mekrinden güvende olmayanın ve nefsini yerilmiş hayvanî ve sebu‘î ahlaklarla nasıl kirlendiğini görmeyenin düşünceleri olduğunu söylemektedir. Ona göre böyle düşünen biri, övülen melekî ve ruhânî ahlaklarla bezenerek nasıl temiz ve saf olacaktır. (Bir kere) kalp aynası paslanmıştır. Çünkü fıtrî saflıktan hiçbir iz kalmamıştır: “Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.”[103] Böyle birisinin üzerinden çok zamanlar ve çağlar geçmeli ki; onun kalbi parlasın.[104] Yani böyle bir sûfînin, işlemiş olduğu günahlardan ötürü cehennemde uzun zaman azap içinde kaldıktan sonra kalbi saf olacak ve parlayacaktır.

Molla Sadrâ, sadece marifetullahı bilmenin yeterli olduğunu söyleyen avam sûfîlerin yanlış düşündüklerini belirtmektedir. Kalbin Allah’la meşgul olup O’na şevk duyması, ancak yapacakları ibadetlerden sonra hâsıl olabileceğini, yine bunun sadece ibadetle ilgili merasimleri yaptıktan ve şeriatın emirlerine itaat ve yasaklarından kaçındıktan sonra müyesser olacağına dikkat çekmektedir.[105] Ayrıca o, kendi zamanındaki tasavvuf erbabını da hak etmedikleri halde cahil müritlerinin kendilerini taklîd etmelerinden dolayı eleştirmektedir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar