Çağdaş Dünyada Kur’an’ı Anlama Metodolojisi

04 December 2025 46 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 8 / 12

Tebliğci Neo-Selefîler olarak adlandırılabilecek ikinci grup, Balkanlar ve Orta Asya’da sıklıkla müşahede edilebilirler ve yaklaşımları siyasi ve yönetimsel olmaktan çok kültüreldir. Birçok İslam ülkesinde şubeleri bulunan “Cihad-ı Tebliğ” teşkilatı da bu kategoride değerlendirilebilir. Neo-Selefîlerin radikal aşırı grubu olan üçüncü grup, bir yandan Batı kültürüne karşı güçlü nefretleri, diğer yandan mevcut İslam toplumlarına yönelik cehaletleri nedeniyle Cihatçı ve Tekfirci yaklaşımlarıyla özdeşleştirilebilirler. (Seyyid Kutub, 1378, 11.) Savunulabilir bir yaklaşım olarak tekfir yaklaşımını seçerler ve arzu ettikleri İslamî toplumu inşa etmek için şiddet içeren yöntemler kullanırlar. (Azzam, 2012: 13.) Cihatçı örgüt “El Kaide” mevcut koordinatlarıyla Selefîliğin üçüncü grubu olarak öne çıkan örneklerinden biridir.

Her ne kadar “Yaklaşık Neo-Selefîler” toplumsal karşılaşmalarda esnek olsa da, cihatçı Neo-Selefîler esneklik ve etkileşimden yoksundur ve Selefîler ve Neo-Selefî türleri arasında bu üçüncü Neo-Selefî grubu farklı şekilde incelenmeli ve izlenmelidir. Bu makalenin konusu olan bu üçüncü yelpazenin İslamoloji ile karşı karşıya getirilmesinin metodolojisi açısından, Cihatçı Neo-Selefî grubun Selef Salih’e odaklanma konusunda daha derin olduğunu belirtmek gerekir. Öyle ki, sadece seleflerin anlayışını değil, onların yaşayış biçimlerini, harp ve savaşma biçimlerini de İslam ümmetinin yaşamının ideal ölçüt ve kriteri olarak tarif etmektedirler. Buna dayanarak, Şükrü Ahmet Mustafa gibi bazı Neo-Selefî cihatçı liderler, Selef’in kullandığı savaş aletlerinin günümüz savaşlarında da kullanılması gerektiğine inanır (Ref’at, 1991b: 129-131). Ve İslam ile küfür arasındaki son savaşın Selef’in silahlarıyla olacağına inanırlar. (ibid.: 116.)

İşte tam da bu temelde Neo-Selefî cihatçılar da her türlü yeni bilime karşıdırlar ve bu bilimleri Selef’in üretememesi nedeniyle yeni çağın fitnesi olarak yorumlamaktadırlar. (Rafat, 1991a: 38.) Buradan hareketle cihatçı Neo-Selefîlerin düşüncesinde Selef’e atıfta bulunulması sadece dinî ve ahlakî bir fikir olarak değil, saf İslamî düşünceyi canlandırma politikasında da stratejik bir eylem olarak değerlendirilmektedir.

6. İçtihat Yöntem ve Kur’an’ı Anlamada Kullanımı

İçtihat, İslamî ilimler tarihi boyunca üç şekilde kabul edilebilir; içtihadın ilk anlamı, kişisel görüşe, zevke ve çıkarlara dayalı İslamolojidir; içtihadın bu anlamı, “kendi görüşüne göre içtihat” veya “kıyas” ifadeleriyle de yoğrulmuştur ve İslam aliminin geçerli bir dinî sebep bulamadığında ve sadece kişisel şüphesine dayanarak İslamî görüşü ortaya koyması durumuyla ilgilidir. (Şafi’i: 477.) İçtihadın ikinci anlamı, geçerli bir şeriat gerekçesine dayanan bir fıkhî şeri’ hükme varma sürecini ifade eder. (Hilli, 1421: 283.) Bu ikinci anlam, sadece şeriat âlemine aittir ve birinci anlamdan farkı, şeriat hükmünü anlamadaki nizam ve her türlü şahsi zevk ve görüşü reddetmesidir.

Bu makalenin tercih edilen bakış açısına atıfta bulunan içtihadın üçüncü anlamı, Kur’an ve Sünnet’in anlaşılmasında sistematik ve çok yöntemli bir süreci ifade eder; bu, sahih, akışkan olmayan ve orijinal İslamî kaynaklara yönelmiş bir anlayıştır. İçtihadın bu tanımı, anlayışın kuralcılığı nedeniyle içtihadın ilk tanımından farklı olmasının yanı sıra, fıkıh, felsefe, teoloji, iktisat, sosyoloji vb. gibi İslamî ilimlerin tüm çeşitli dallarıyla ilgili geniş kapsamı nedeniyle ikinci tanımdan da ayrılmaktadır. Bu özel yaklaşımı gerçekleştirmede çeşitli faktörler rol oynar:

6.1. İçtihat Yönteminde Gerçekçilik ve Taabbudu Birleştirme Gerekliliği

İlâhî hanif dinler, iman ve tevekkül ruhuna sahip insanlar yetiştirmeye çalışmaktadır. Bu nedenle ilahî sünnet ve geleneklere itimat ve gaybe iman İslam dininde dikkat edilmesi gereken temel unsurlar arasında yer almakta olup, birçok Kur’an ayetinde ve hadislerde buna vurgu yapılmıştır. Bazı Mutezilelerin görüşleri doğrultusunda, tüm İslamî öğretilerin akılla geliştirilebileceğini iddia etmek (Şehristani, 1364: 1/56.), gaybe imanla eşdeğer olan hak dinin kimliğinde ciddi bir bozulmaya neden olur.

Öte yandan maksimal aktarımcılık ve nakilcilik, İslam’ın Hanif dininin akılcı ve gerçeğe dayalı müdafaa olasılığını hedef almakta ve Müslümanlarda fikirsel durgunluğa, büyüme ve gelişme eksikliğine neden olmaktadır. Buna göre Peygamber Efendimiz’in Ehl-i Beyti, çok aydınlatıcı bir ifadeyle, “Bizim vazifemiz ilkeleri aşılamak, sizin vazifeniz de bu ilkelerin dallarını anlamaktır.” buyurmuştur. (Hürrü Amuli, 1409: 27/62.)

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar