3.4.2. Kur’an’da Yolsuzlukla Mücadele ve Adalet
Adalet, “orta yol, insaf, ölçülü olmak ve eşitlik” anlamına gelir. (Rağıb İsfehani: Aynı kaynak, s.336). Aynı zamanda başkalarının haklarına saygı duymak manasına, zulüm ve saldırganlığın tersi anlamına gelir. (Fuadiyan Damağani: 1382, s.2).
İslam medeniyetinde “adaletin medeniyet oluşturucu temeline” özel bir önem atfedilmiş, pek çok ayet ve hadis bu yüce mefhumun önemini ve nasıl gerçekleştirileceğini ifade etmiştir. “İslam sisteminde” adaletin önemi, bu kavramın Şii mezhebinde dinin esaslarından biri olarak kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’an ayetlerine göre (Enam/115 ve Nahl/90), Allah “adildir” ve Allah’ın sözleri ve eylemleri adaletle aynıdır, onda zulüm yoktur ve şeriatının hükümleri de adalete dayalıdır. (Tabâtabâî: Aynı kaynak, c.7, s.452) Adaleti gerçekleştirmek, peygamberlerin en ulvi amacıdır ve Hadid Suresi 25. ayete göre Cenab-ı Hakk’ın peygamberleri göndermesindeki asıl amacı adaleti uygulatmaktır. (Seyyid Kutub: 1412, c.6, s.3494).
Adalet, hükümetlerin ve toplumların istikrarı için temel ilkedir. Maide suresinin 8. ayeti ve Nisa suresinin 135. ayetine göre; adaleti yerine getirmek ve onun dışına çıkmamak, çeşitli saiklerin yerine getirilmesine engel olmaması gereken ilahî bir vazifedir. (Tabâtabâî; Aynı kaynak, c.5, s.236). Zira adalet, saadetin garantisidir. (Vehbe Zuheyli: 1422, c.1, s.437) [Kur’an açısından üstünlük ölçütü olan] takvayı ölçmenin kriteri, adalete bağlılık oranına göre değerlendirilmiştir. (İbn-i Aşur: 1420, c.5, s.56) Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm hayatın tüm boyutlarında: şahitlikte (Talak/2), yargıda/hakemlikte (Nisa/58), arayı düzeltip barış sağlarken (Hucurat/9) hatta bir söz söylerken dahi (En’am/152) adaleti riayet etmeyi gerekli saymıştır.
Dış politika üç temel eksen etrafında şekillenir: “Milli onur, dış ilişkiler ve düşmanla sınır koymak”; bunlar ise “izzet, hikmet ve maslahat” temel ilkesinin mahsulüdür.
Dış ilişkiler, diğer hükümetlerle sorunları akıllıca ve maslahata uygun şekilde, tabii ki devrimci stratejilerle değerlerden de geri adım atmadan çözmek demektir.
İzzet İlkesi:
Kur’an ve fıkıh ilkelerinden biri olan bu ilke, İslam toplumunun diğer toplumlara olan üstünlüğünü ifade etmektedir. Dolayısıyla Nisa suresi 41. ayete göre İslam devleti, İslam’ın ve Müslümanların küfre, şirke, kâfirlere, müşriklere ve Ehl-i kitaba olan izzet ve üstünlüğünden taviz vermeyecek şekilde siyaset yapmakla yükümlüdür. Münafıkûn suresi 63. ayete göre müminler ve Müslümanlar her zaman aziz ve üstündürler. Binaenaleyh, kâfirlerin görkem ve ihtişamından etkilenip onlara dünya hırsıyla yaklaşıp kendilerini ve İslam cemiyetini küçük düşürenler hep kınanmışlardır; zira izzet tamamıyla Allah’a aittir. (Nisa/139)
Her siyasi sistemde uygarlığın en önemli temellerinden biri, “ulusal çıkarlar ve güvenliğin sağlanması” ile yükümlü olan “dış politikanın” tartışılmasıdır; zira bu ikisinin gerçekleşmesi toplumun ilerlemesine zemin hazırlayacağı gibi yapılmaması ise toplumun gerilemesine veya yok olmasına yol açacaktır. Başka bir tabirle, dış politika, “bir hükümetin dış işleri ve meseleleri ele alırken siyasi sistemime hâkim genel kurallar çerçevesinde uyguladığı bir dizi politika, önlem, yöntem ve pozisyon seçimi” anlamına gelir. (Muhammedî: 1377, s.18).
Kur’ân-ı Kerîm, dış politika alanında İslam medeniyetinin dış politika ilkelerini oluşturan genel hatları açıklamıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:
“Kâfirlerin Müslümanlara musallat olmasına hiçbir şekilde geçit yoktur.” (Nisa/141).
“Diğer dinlerin mensuplarıyla irtibat kurmak.” (Âli İmran/64)
“Karşı tarafa saygı ve adalet esasına dayalı faydalı ikili ilişkiler.” (Mumtehine/8).
“Anlaşmalara bağlılık.” (Nisa/90)
İslam medeniyetindeki dış politika sistemi – garezi olanların empoze ettiklerinin aksine – başka ülkelerle iletişimi asla yasaklamaz. Tam aksine, karşılıklı anlayışlar temelinde birçok ortak noktaya dayalı dinamik ilişkiler ister. Ancak bu ilişkiler yukarıdaki kurallara, özellikle tasallut bulunmaması kuralına dayanmalıdır. Çünkü bu kural tüm kural ve düzenlemelere hâkim olup kâfirlerin siyasî, iktisadî, kültürel ve askerî bütün boyutlarıyla tahakküm ve nüfuzunu engeller. (Becnurdi: 1386, c.1, s.187).
Düşmanla Sınır Koyma:
Düşmanla sınır koymak, düşmanın boş tehditlerinden korkmamak ve büyük şeytanla, yani suçlu Amerika’yla her türlü müzakereyi reddetmek demektir. (Aynı kaynak, s.10).
Tevbe suresi 12. ve Mümtehine suresi 9. ayetlere göre şeytanlık ve fesattan hiçbir koşulda vazgeçmeyen veya “İslamî siyaset sistemiyle” sürekli kavga ve çatışma arayan düşmanlarla her türlü ilişki yasaktır. Onlarla irtibatın yasaklanmasına neden olan özelliklerinden biri, hiçbir anlaşma ve taahhüdün arkasında durmamalarıdır. Esasen onlar için taahhüt/anlaşma anlamsızdır. (Tabâtabâî, Aynı kaynak, c.9, s.159).