Tüm bunlarla beraber şu husus gözden kaçmamalıdır ki kökü insanın yaradılış türüyle bağlantılı olan fıtrat ve insan doğasının gerektirdikleri meseleleri, insanın iki yaşama sahip olmasını dikkate alır. Merhûm Allâme’nin düşünce sistemi mütalaa edilince ve insanbilimde insanın hilkatinin niteliğine dair söylenenlere bakılınca fıtrata ve özelliklerine dair söylenenlerin hepsinin iki hayata sahip insanın dünyevî kısmıyla ilgili olduğu görülür. Fıtrat, dünya ve ahiret saadetini kapsayan bir haritadır. Öyleyse insan, fıtrata göre ne kadar Allah arayışındaysa ve Allah’a inanıyorsa, bir o kadar dünyevî saadetini ve maddi yaşamının bekâsını sağlamak için kendini sevme özelliği taşır. Cimrilik ve menfaat hırsı, bu fıtrî hususiyetin neticelerindendir.
Fıtratın maddî boyutları hikmet ve maslahat üzerine yerleştirilmişlerdir, lâkin maddî fesat etkenlerinin çıkış yeri de olması sebebiyle sapma ve baş kaldırma tehlikesi altındadır. Bunun neticesinde insan hayatının nefis boyutu değişime uğrayarak, yolu değiştirilmiş fıtrî özellikleri ve de doğuştan gelen tabiatıyla Allah’ı yansıtan asil fıtratı arasındaki keşmekeşlerin yurdu olmuştur. Merhûm Allâme bu ihtilafların kökenini gerçek hayır ile gerçek olmayan hayrın birbirine karışmasında görür. Gerçek hayır, insanın ruh boyutuna döner, uhrevî saadet ve Allah’ın rızası ondadır. Gerçek olmayan hayır ise dünyevî geçici faydalardır. Nefsin hevâsına uyup kendi fıtrî imkân ve araçlarını gerçek hayır kazanma yolunda kullanmak yerine diğerlerinin hakkına girme ve olabildiğince fazla maddî menfaat edinme yolunda sarf ederler. Fıtratın doğru kullanılmasını sağlayan aklın mürşitliğine uymayarak ilâhî bir nimet olan fıtratı, kendisi ve diğerleri için bir ceza ve azâba dönüştürür. (Bkz. C. 20, 14-15)
Öyleyse insan, amelî aklın da onun bir parçası olduğu hilkat türüne göre (Tabâtabâî, 1383: c. 20, 500) nefsinin ilk halindeki safâsı ve parıltısıyla Hakk’ı idrâk edebilir, hak ile bâtılı, takvâ ile fücûru birbirinden ayırabilir. İnsanın çirkin davranışları kalbinde, bu yüce idrâke ulaşmasına engel olan izler ve suretler bırakır. (Tabâtabâî, 1371: c. 20, 234) Bununla beraber insanın fıtratı, saadeti için benzersiz bir nimettir ama yine insanın kaderi üzerinde en yüksek tesiri bırakabilmesi için en az iki problemle karşı karşıyadır[22]: İcmâlî (genel/detaysız) olması (Tabâtabâî, 1383: c. 7, 104) ile uygulamada ve örnek bulmada hata ihtimâli. (Tabâtabâî, 1371: c. 20, 13)
Allâme Tabâtabâî’ye göre insanbilim mevzusunda şimdiye dek söylenenler göz önüne getirilirse, onun düşüncesinde fıtrat, genel anlamıyla müşterek beşerî hususiyetlerdir. Bunların tanınması, insanın tüm fiil ve melekelerinin tahlili ve köküne inilmesi imkânı verir. Şöyle ki insan ilâhî ve ruhâni varlık yapısıyla ve kusursuz rububî hilkatiyle dünyada kendi iradesine aykırı biçimde, fıtraten eline geçen araçlarla ve fütursuz eğilimleriyle kendi fıtrat dairesinin sınırlarını ihlâl ediyor, diğerlerini ve tabiatı dur durak bilmeden zâlimce istihdâm ediyor/kullanıyor. Oysa fıtrî bir eğilim olan istihdâm ile insanların hep beraber gelişmesi sağlanabilir.
Diğer taraftan fıtrat gücü eğer saf ve katıksız kalır da hidayet gücü ve aydınlık saçan özelliği aktif hâle gelirse o kadar saadet verici olur ki insanın ahlâkî rüşdünün en yüce merhaleleri onun ışığında gerçekleşir.
Zâtî tevhîd, insanın tam ve basit bir şühûdla ulaştığı bir şeydir. Zira insan, fıtrat esası gereğince varlığı zâten/yaradılışı itibarıyla idrak eder. Yine her taayyünün[23] bir kayıt ve kayıtsızlıktan kaynaklandığını idrak eder. Zira mukayyed[24] müşâhede, mutlak müşâhede olmadan gerçekleşmez. Ve yine -ister kendisinde ister bir başkasında olsun- her taayyünün zâten kayda bağlı ve dayalı olduğunu müşâhede eder. Neticede mutlak taayyün, tam ve kâmil kayda bağlı ve onunla kâim olacaktır. Aynı şekilde tevazunun ve gayretin lüzumunun taayyünü kaydını, iyi işlerin iyiliğini ve kötü işlerin kötülüğünü de yine kendinde bulur. Yine mükellef olmanın beyan ile gerçekleştiğini idrak eder. Yukarıdaki üç şey zâtî tevhîd, mutlak velâyet ve umumî nübüvvettir. İslâm dini tam ve kâmil biçimde bu üçü üzerine kuruludur:
“O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz” [25]
Ahlâkî Nizam
Allâme Tabâtabâî’nin ahlâkî düşüncesinin temeli ve onun düşünce sisteminin ahlâk ötesi nizâmı, psikolojik itibâriyâtlar temelinde ruhu tahlil etme esasıyla şekillenmiştir. Esas hareket noktasına yani ruh tahliline daha fazla intisab etmesi gereken bakış açısı, ondan sonra daha çok marifet açısından tenkit ve tahlil edilmiştir. İtibâriyâtlar aslında her şeyden önce amelî düşünce yöntemini ve insanın dış görünüşünü şekillendiren mekanizmayı tahlil eden bakış açısıdır ve insanın gerçeklik ve özdeşlik alanındaki tepkisinin niteliğini açıklamak için dizayn edilmişlerdir. Buna göre onun amelî itibâriyâtlara dair tahlillerinin hızlı ve muhtasar bir şekilde üzerinden geçmemiz gerekir: