Kahramanca İtidal: İmam Hasan’ın Zafer Stratejisi

04 December 2025 48 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 3 / 11

Sonra Hazret ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ey cemaat, konuşuyorum, dinleyin. Kulağınızı ve kalbinizi bana verin. Konuşmamı kaydedin… Senelerce ayakta dursam ve Allah’ın bize mahsus kıldığı fazilet ve kerametleri saymaya kalksam yine de bitiremem. Ben beşir, nezir ve sirac-ı münir Peygamber’in evladıyım. Hak Teala onu âlemlere rahmet olarak gönderdi. Babam Ali (a.s) de müminlerin velisi ve Harun’un benzeridir. Sahr’ın oğlu Muaviye, onu hilafete ehil gördüğümü ve kendime yakıştırmadığımı iddia ediyor. Yalan söylüyor. Allah’a yemin olsun ki, ben Allah’ın kitabına ve sünnete göre hilafete insanların en layık olanıyım. Fakat biz Ehl-i Beyt (a.s), Hz. Peygamber (s.a.a) dünyadan ayrıldığı günden bugüne kadar hep mazlum ve ezilen taraf olduk. Öyleyse bize zulmettiklerine, hakkımızı gaspettiklerine, boynumuza bindiklerine ve insanları bize musallat ettiklerine ilişkin Allah bizimle onlar arasında hükmünü versin. Allah’ın kitabında kararlaştırılmış hums ve ganimetten hakkımızı men ettiler. Men eden kişi, annemiz Fatıma’dan babasının mirasını men etti… Ümmet bizi terketti, yardımcı olmadılar ve sana biat ettiler. Ey Harb’ın oğlu, eğer beni aldatmayacak ihlaslı taraftarlar bulabilseydim asla sana biat etmezdim. Tıpkı Hak Teala’nın, kavmi zaafa uğrattığı ve düşmanlık ettiğinde Harun’u mazur görmesi gibi. Aynı şekilde ben ve babam, ümmet bizden el çektiği, bizden başkasına tâbi olduğu ve yardım görmediğimizde Allah nezdinde mazuruz. Bu ümmetin hali geçmiş ümmetlerin aynısıdır…”

Muaviye şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, yeryüzü bana kararana dek Hasan minberden inmedi. Ona zarar vermek istedim, fakat öfkeyi yutkunmanın selamete daha yakın olduğunu anladım.”[9]

İmam bu sarsıcı hutbede çok hassas noktalara değinmiştir. Hâkim durumun otopsisini yaparak onun geçmiş dönemdeki ipuçlarını ortaya koymuştur. Bu da dinî hakimiyetin asli mecrasından çıkmasından başka bir şey değildir. Sonraki tüm sapkınlıkların ve Ehl-i Beyt’in (a.s) yaşadığı mazlumiyetin sebebi olan kırılma anıdır burası. Buna ilaveten, İmam, insanların onunla birlikte yürümemesi, hilekârlıkla meşgul olması, ihlaslı taraftarların bulunmaması, insanlar tarafından konumunun zaafa uğratılması, İmam’a düşmanlık edilmesi gibi etkenlere de değinmiş ve sonunda bu şartlarda barışın caiz olduğunu hatırlatmıştır.

Barıştan Sonraki Durum

Barış anlaşmasını imzaladıktan birkaç gün sonra İmam Hasan (a.s) Kufe halkıyla vedalaştı ve Medine’nin yolunu tuttu.[10] Muaviye de tam manasıyla Müslümanların kaderine hâkim oldu ve dört dörtlük Emevî hükümetini tesis etti. Ama hükümetinin din karşıtı mahiyeti doğal olarak İmam’la barışın aynı halde kalmasına izin vermiyordu. Diğer bir ifadeyle, her ne kadar görünüşte barış vuku bulmuşsa da hakikatte bu iki akımın zıt mahiyeti gerçek bir barışa izin vermiyordu. Şiîlerin canını korumayı sağlayan zâhirî çelişkiler giderilmesine rağmen gerçek çelişkiler aynı şekilde yerinde duruyordu. Hak ve bâtıl cephesi asla uzlaşıp barışamazdı.

Şehit Mutahharî, Ümeyyeoğullarının İslam’dan ayrılması ve onların cephesinin dinin hakikî cephesiyle mesafesinin açılması konusunda şöyle yazar:

“Başlarında Ebu Süfyan’ın yeraldığı Emevîlerin İslam’la ve Kur’an’la şiddetli mücadelesinin iki sebebi vardı: Biri, üç nesildir birikerek devam eden etnik rekabet idi. İkincisi de İslamî yasaların Kureyş reislerinin, özellikle de Emevîlerin, İslam’ın gelmesiyle altüst olan toplumsal düzenine aykırı olmasıydı. Bunlar bir yana, onların mizacı ve tıyneti menfaatperestlik ve maddiyatçılıktı. Bu tür psikolojik mizaçlarda ilahî ve rabbanî öğretilerin etkisi yoktur. Bunun, onların kurnaz veya şuursuz olmalarıyla da bir ilgisi yoktur. İlahî öğretilere teslim olan kimsenin vücudunda şeref, kişiliğin yücelmesi ve büyük şahsiyet olmanın ışığı yansır. Bu, tek başına büyüklüğün aslı esasıdır. Ebu Süfyan ile Abbas’ın hikayesi ve “لقد صار ملـک ابـن اخیـک عظیما” denmesi, “باالله غلبتک یا اباسفیان” kıssası, aynı şekilde “تلقفونهـا تلقـف الکـره” kıssası, hepsi de Ebu Süfyan’ın bâtınî körlüğünün delilidir.”[11]

 Bu yoruma göre kesintisiz biçimde devam eden iç çelişkilerin yansımasına Muaviye’nin İmam’ı katletmek için tertiplediği çok sayıda komplolar şeklinde tanık olmaktayız (mümkün her vesileden istifade ederek). Buna mukabil İmam’ı da (sadece meşru araçlarla) Muaviye’nin hükümetini zayıflatmaya çalışırken görüyoruz. Elbette ki Muaviye defalarca hak ve bâtıl cephesinin hakikî çelişkilerini örtbas etmeye çalışmıştı. En azından genel görünüm itibariyle kendisinin İmam’la olan münakaşasını sonuçta bir hizip, kabile ve taife meselesi olarak göstermenin peşindeydi. Buna mukabil İmam, tam bir dirayetle böyle bir tasvirin zihinlere yerleşmesine izin vermedi. Muaviye hak cephesini zâhirî barışın gölgesi altında yutmak istiyordu. İmam ise zâhirî barış sayesinde tasavvurundaki azami faydaları kendisinin ve Şiîlerinin nasibi yapmaya uğraşıyordu. Bu nedenle tam tersine, derunî çelişkileri her fırsatta ortaya seriyordu. Bu konudaki tarihsel örneklere bakalım:

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar