Özet
Kâmil insan, mücessem ve tekvînî Kur’ân’dır ve Kur’ân’ın hakikatini kâmil surette tanıtıp arz edebilir. Masumlar ve onlardan biri olan Emîre’l-Mü’minîn Ali (a.s) kâmil insanlardandır. Dolayısıyla İmâm Ali (a.s) Kur’ân’ı arz etmek/tanıtmak için en uygun kimsedir. Kur’ân, Nehcü’l-Belâğa’da fâ’ilî ve gâyî nizâmı açıklayan bir kitap unvanıyla vasfedilmiştir. Bu esasa göre âlem, Allah’ın aynî/hakikî tecellîsidir. Tıpkı marifetullahın, Allah’ın ilmî tecellîsi olduğu gibi. Allah’ın gâyî tecellisi de O’nun zâtıdır.
Nehcü’l-Belâğa’ya göre, Kur’ân’ın açıklanmasında bazı hususlara dikkat edilmesi gerekir. Ezcümle: Kur’ân, tıpkı tekvînî bir Kur’ân olan âlem gibidir. Sükût hâlinde iken aynı zamanda nutuk ve beyân sahibidir. Bu beyânı duyabilmenin şartı; Kur’ân ve âlem hakkında tefekkür etmek, aynî ve ilmî nizâmın temel kıstaslarıyla doğru soruları sormaktır. Kur’ân’ın tefsirinde doğru olan metot, Kur’ân’ın Kur’ân ile tefsiridir. Lâkin bizatihi Kur’ân, insanları ismet ve tahâret hanedânına müracaat ettirdiği için; Masumların sünnetini referans almak, Kur’ân’ın tefsirini tamamlayıcı bir unsur olacaktır.
Anahtar Kelimeler: Kur’ân, Kur’ân İlimleri, Kur’ân Tefsiri, Nehcü’l-Belâğa, Fâ’ilî Nizâm, Gâyî Nizâm.
Giriş
Nehcü’l-Belâğa’da Kur’ân’ın ele alınışına dair unsurların mihverlerini oluşturan üç esas mevcuttur:
1. Nehcü’l-Belâğa’nın muhtevâsının, Kur’ân’ın içeriği ile karşılaştırılması ve konularının, Allah’ın Kitabı’nın âyetleriyle sebeplendirilmesi; Kur’ânî meselelerin Ali bin Ebî Tâlib’in sözlerinde zâhir olması.
2. Emîre’l-Mü’minîn (a.s)’ın, Kur’ân’daki özel âyetler vasıtasıyla deliller sunması ve birtakım özel konularda Kur’ân-ı Hekîm’in bazı ilâhî âyetlerine temessük etmesi.
3. Nehcü’l-Belâğa’da Ali bin Ebî Tâlib (a.s)’ın diliyle, Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatinin tarif ve beyân edilmesi ve insanların o hakikate rağbet ettirilmesi.
Birinci ve ikinci unsurun üçüncü unsurla olan tözsel farklılığı şudur: Bu iki unsurun, Kur’ân-ı Kerîm ile içsel bir irtibatı vardır; ama sonuncu unsurun Kur’ân ile irtibatı dışsaldır. Bundan dolayı önceki iki unsur, Kur’ân’ı tefsir ve Kur’ânî mefhumları şerh etme bâbında telakki edilebilir. Sonuncu unsur ise, Kur’ânî ilimler ve bunların temel bilgisi şeklinde addedilebilir. Başka bir deyişle, birinci ve ikinci mihverlerden hâsıl olan netice, Kur’ân’ın ne söylediği olurken; Kur’ân’ın ne olduğu ve nasıl anlaşılacağı bahsi, üçüncü mihverin özünü teşkil etmektedir. Gerçi ikinci unsurda söz, Kur’ân’ın bazı âyetleriyle delil getirilmesi üzerinedir ve ikinci unsur bu yönüyle, Nehcü’l-Belâğa’nın maarifinin tamamının Kur’ânî açıklamalar, işaretler (kinâye) ve âyetlerin toplamından elde edilen istinbatlar ile mutabık olması demek olan birinci unsurla çatışmamaktadır. Aynı şekilde, delillendirilen konuların dışında kalan meselelerde sırf âyetlere müstened delillerin mevcut olmayışı da Nehcü’l-Belâğa’nın, Kur’ânî mefhumlara yabancı ve onlardan uzak olduğu anlamına gelmemelidir. Çünkü söz konusu istidlâller, bir zaruret hâlinin meydana gelmesi veya sual sorulması gibi nedenlerden dolayı arz edilmekteydi. Dolayısıyla Kur’ân ve Nehcü’l-Belâğa’nın mutabakatı konusu, yalnızca delil getirilmiş meselelere mahsus bir durum değildir.
Hz. Ali (a.s), Kur’ân-ı Kerîm’i kâmil şekilde idrak edişinin bir sonucu olarak, birinci ve ikinci mihverlere ait unsurlar ile Kur’ân’ı tanıtmasının yanısıra, üçüncü mihveri oluşturan unsur vasıtasıyla da dışarıdan kendisinin ders halkalarına katılmakta olanlara bu semâvî ve azametli Kitabı talîm etmiştir.
İlk iki unsur, şimdiki bahsimizin dairesinin dışındadır. Bu makâlenin mesajını belirleyen şey, şüphesiz Nehcü’l-Belâğa’nın bakışından Kur’ân’ın dışsal marifeti demek olan ve üçüncü mihveri teşkil eden unsur hakkındaki bahistir.
Kur’ân’ın tanınması çerçevesinde, bu makalede ele alınacak konuların bir bölümü, ismet ve tahâret ailesine (Ehlibeyt), bilhassa da Ali bin Ebî Tâlib’e yöneliktir. Bunlardan bazıları, onun Kur’ân’ın keyfiyetine dair söylediği sözlere matuftur. Bu mevzuların tamamı, aşağıda yer alan başlıklarda incelenecekti
Kâmil İnsan Tekvînî Kur’ân’dır
Hz. Ali (a.s), kâmil insanın bariz örneği ve tam manasıyla ilâhî bir halifedir. Böyle bir insan, Allah’ın esmâ-i hüsnâsının ve yüce sıfatlarının mezâhiri hükmündeki bu imkân âleminin tüm hakikatlerinden haberdardır.
“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretip sonra da bunları meleklere arz ederek, “Sözünüzde doğru iseniz, şunların isimlerini bana haber verin.” dedi.” (Bakara, 31)