Bu âyete isnatla, âdemiyyet-i tâmm’ın yüce makamı demek olan kâmil insan, ilâhî ve tekvînî esmânın tamamının husûlî değil, şuhûdî ilmine sahiptir. Aksi takdirde burada özel manada Âdem (a.s)’ın şahsı kastedilmemiştir. Böyle bir ilim (şuhûdî), malumun varlığıyla birliktedir. Bundan dolayı da Allah’ın esmâ-i hüsnâsının tüm isimleri, ilâhî halife tarafından müşahede ve ihata edilmiş olacaktır. Böylesi bir vicdan ve ihâta, bir kitabın, mektubuna (içinde yazılanlara) ihatası kabilindendir. Bu açıdan her bir varlık; kelime, âyet veya özel bir sûre farz edilmektedir; ama âlemleri kendisinde toplayan kâmil insan ise evrenin tüm kelimeleri, âyetleri ve sûrelerini kendisinde barındırır. Allah’ın halifesi olmanın hakikati de Allah’ın Kitabı’nı kendinde toplamaktır.
Emîre’l-Mü’minîn (a.s)’ın sözlerine müracaat edildiğinde masum Ehlibeyt ve onlardan biri olan Ali (a.s) dışında hiç kimsenin, Kur’ân’ı dışsal surette tanıtamayacağı daha iyi anlaşılacaktır. Yine Kur’ân’ın muhtevasının ortaya konulmasında da hiçbir şey ve hiç kimse onlardan daha yetkin olamaz. Eğer Kur’ân hakkında bir araştırma yapılacak olsa, onun, kâmil insanın dengi hükmünde olduğu görülecektir. Kur’ân bu bağlamda kâmil insandan daha üstün değildir. Gerçi makamca daha aşağı mertebelerde bulunan bu mülk ve teklif âleminde melekûtî ve kâmil insan, Kur’ân’ın hakikatine tâbîdir. Bundan dolayı değerlendirme esnasında, Kur’ân’ın her bir merhalesinin, kâmil insanın yüce makamlarından hangi özel mertebelere karşılık olduğu dikkatle incelenmelidir.
Basiret sahibi bilginlerin nazarında insan-ı kâmilin hakikati, tıpkı Câmi’ ve Müheymin olan Kitabın, diğer kitaplara, kelimelere ve varlıklara üstünlüğü gibidir. Zira o, İsm-i A’zam’ın (Allah) mazharıdır ve öteki varlıklar ise diğer isimlerin birer mazharıdırlar. Konevî, Fukûk’ta yer alan bazı konularda şu meseleye değinmiştir: Kâmil insanın kalbi, Allah’ın isminin (ki o isim, O’nun zât ismidir) rütbesindedir.
Âlemleri kendisinde toplayan insan, eşyanın tamamını kuşatmış olan Allah’ın halifesidir. Çünkü halifenin, kendisine halife olunanın boşluğunu doldurması gerekir. Eğer kendisine temsilci/nâib olunan, bir boşluğa sahip olmasaydı; halifesi ve kuşatıcılığının mazharı Allah (yani yine kendisi) olurdu; ama Muhît olan Allah’ın mazharı, şüphesiz âlemleri kendinde toplayan kişi olacaktır. Allah’a halifeliğin melekûtî makamına nâil olan kimselerin faziletlerinden bir katre olan Emîre’l-Mü’minîn (a.s) da şöyle buyurmaktadır:
“…İlim onlarla hakikatin basiretine hücum eder. Onlar yakîn ruhla temasta bulunurlar; bolluk içinde yaşayanların zor bulduklarını kolay bulurlar. Cahillerin tiksindikleriyle samimi olurlar. Ruhları en yüksek yere asılı bedenlerle dünya ile arkadaş oldular. Bunlar Allah’ın yeryüzündeki halifeleri ve dinine çağıranlardır.” (Nehcü’l-Belâğa, Kısa Sözler, 2)
Yeryüzündeki hilafetten kastedilen, hilafetin kapsamının yeryüzüyle sınırlı olması demek değildir. Bilakis bu sözle söylenmek istenen; hilafetinin sınırlarının oldukça geniş olmasına rağmen; halifenin, yeryüzünde mülkî ve unsurî (maddî) varlığıyla yaşıyor olmasıdır. Hz. Ali (a.s) kendisini, Allah’ın halifesi ve velisi unvanı ile tavsif etmektedir. Nitekim sadaka ve mâlî işleri ifa etmekle görevlendirdiği memurlarına gönderdiği resmî mektuplarda şöyle yazmıştır:
“Sonra de ki: “Ey Allah’ın kulları! Beni size Allah’ın halifesi ve velisi göndermiştir…” (a. g. e., 183. Hutbe).
Yine o, Hz. Mehdi’ye (a.f) bire bir uyan kâmil insan vasfı hakkında şöyle buyurmuştur:
“O, Allah’ın hüccetlerinden arda kalandır ve Allah’ın Peygamberi’nin (s.a.a) halifelerinden bir halifedir.”
Dolayısıyla, dışımızdaki âlem, sessiz (sâmit) bir kitaptır; ama iç âlem, yani kâmil insan ve ilâhî halife ise konuşan (nâtık) bir kitap ve dış dünyanın remizlerini içine alan derlenmiş bir Kur’ân’dır. İnsan-ı kâmil bunların tamamını kendi derûnunda gizlice müşahede etmektedir.
Hz. Ali (a.s) sefere çıkmaya karar verdiği bir esnada, “halife” unvanını Allah ile birlikte anmış ve bu tabiri Nehcü’l-Belâğa’da dua formunda şöyle zikretmiştir:
“Allah’ım sen yolculukta arkadaş, aile için vekilsin. Bu iki işi Sen’den başkası bir araya getiremez. Zira vekil bırakılan, yol arkadaşı olamaz; yol arkadaşı olan ise vekil bırakılamaz.” (a.g.e, 46. Hutbe)
İmam Ali; Kur’ân’ı Tanıtabilecek En Liyâkatli Fert
Ehlibeyt (a.s)’ın faziletleri, Nehcü’l-Belâğa’da derlenenlerden çok daha fazladır. Söz konusu kitapta (Nehcü’l-Belâğa) zikredilen tüm faziletler, aşamalı bir şekilde bizim burada naklettiklerimizden epey fazladır. Ehlibeyt’in azameti hakkında yukarıda hatırlatılan ifadeler özetle şu şekildedir:
1) Rasûl-i Ekrem (s.a.a)’nin masum Ehlibeyt’i, Allah’ın sırlarının taşıyıcısı, ilminin sandığı, semâvî kitaplarının karargâhı ve dininin dağlarıdırlar.
2) İslam ümmetinden hiç kimse masum Ehlibeyt’e (a.s) erişemez ve onlarla kıyaslanamaz. Onlar dinin temelleri ve kesin bilginin sütunlarıdırlar.
3) Hidayet, Ehlibeyt vesilesiyle (a.s) bahşedilir ve insanların bâtınî körlükleri onlar sayesinde aydınlık bulur.