3) Hz. Ali (a.s), ilâhî maarifi, melekûtî gözle müşahede etmiştir. Bu maarifin yalnızca husûlî tefekküründen hâsıl olan ilmiyle yetinmemiş, daha ilk andan itibaren eşyânın melekûtuna (künhüne) dair elde ettiği yakîn ile yaşamaya başlamış ve bir an olsun şüpheye kapılmamıştır.
4) Hz. Ali (a.s)’ın ilâhî nazarı her daim kendisiyle idi. Bundan dolayı ne kendisi yanılgıya düşmüş ve ne de başkalarını düşürmüştür.
5) Kur’ân-ı Kerîm, onunla beraberdi ve o da Kur’ân’ı asla terk etmemiştir.
6) Eğer Hz. Ali (a.s) sahip olduğu ilmi izhâr etseydi, bu durum tıpkı bir ipin derin bir kuyuda salınması misali, başkaları için keder ve tezelzül sebebi olurdu. Yine o, kaybedilmezden önce kendisine istenilen her şeyin sorulmasını buyurmuştur. Nefsi elinde olan Allah’a yemin ederek, o andan kıyamete dek vuku bulacak hadiseleri, örneğin yüz kişiyi hidayet edip yüz kişiyi saptıracak olan bir grubun öncülerinin özelliklerinden diğer meselelerine varıncaya kadar her konuda insanları haberdar edebileceğini belirtmiştir. Gaybın semâvî yollarını, bu his ve şehâdet âleminin yollarından daha iyi bildiğini söylemiş ve nihayetinde de insanlar arasında büyük ağırlığı temsil eden Kur’ân-ı Kerîm ile amel edip etmediğini ve onlara küçük ağırlık olan ıtreti (a.s) emanet bırakıp bırakmadığını sormuştur.
Hatırlatma:
Birinci ve ikinci grup delillerden zikredilen her şey, Kur’ân-ı Kerîm’in Ehlibeyt’in yetkinliği hakkındaki delillerine binaen ele alınmıştır ve Kur’ân’ın delâletinden sonra Nehcü’l-Belâğa’daki söz konusu deliller beyân edilmiştir. Kur’ân-ı Hekîm’in sahih bilgisi ve tam tefsirine sahip olmak, tahir Ehlibeyt’in bir avantajı ve ayrıcalığıdır. Zira tıpkı Kur’ân’ın buyurduğu gibi:
“Doğrusu bu Kitap yalnızca arınmış olanların dokunabileceği, levh-i mahfuzda mevcut iken âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kur’ân-ı Kerîm’dir.” (Vâkı’a Sûresi, 77-78-79).
Meknun Kitab’a ilmî dokunuş/vukûf, Kur’ân’ın bâtını (na dokunmak) demektir ve zâhirî Kur’ân onun tenezzül bulmuş hâlidir. Kur’ân’a ilmî anlamda dokunmak; vehmin girdabından, hayal kuvvesinin ürettiklerinden, isyan ve tuğyan günahlarından arınmış ve zulmün kanına bulaşmamış olanların nasibidir.
“Ey Ehlibeyt! Gerçekten Allah sizden kiri giderip arındırmayı ve sizi tertemiz kılmayı istemektedir.” (Ahzâb Sûresi, 33)
Âyeti esasınca bu şartlara haiz olan kimseler masum Ehlibeyt’tir. Masum Ehlibeyt, (onlar yalnızca günahtan uzak olmakla kalmayıp aynı zamanda onun hassas etkilerinden de pak kılınmışlardır) Kur’ân-ı Kerîm’in içsel ve dışsal kültürüne vakıf olmaları hasebiyle, ona ilmî dokunuşa en layık şahsiyetlerdir. Aynı zamanda, Kur’ân’ın bilgi ve mefhumlarını tarif ve tebyin etme özelliğine sahiptirler.
Yukarıdan elde edilen bilgiler doğrultusunda şimdiye dek ispatlanan bahisler şunlardır: Kur’ânî ilimlerin ve kavramların açıklanmasında masum Ehlibeyt ve özellikle Emîre’l-Mü’minîn (a.s) tam bir yetki ve liyâkate sahiptir ve varılan bu netice, onun Kur’ân hakkındaki sözlerinin incelenmesine dayanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Ali (a.s)’ın Kur’ân hakkındaki sözleri hülâsa bir şekilde incelenecek olursa bundan şu üç disiplin elde edilecektir:
Birincisi, “Kur’ân’ın fâ’ilî nizâmı, ki burada Kur’ân’ın hangi kaynaktan vücuda geldiği ve tahakkukunun ne şekilde olduğu bahisleri yer alır.
İkinci sırada; Kur’ân-ı Kerîm’in kavramlarına hangi düsturlarla/ruhsatlarla erişilebileceğini belirten bir disiplin olan “Kur’ân’ın içsel nizâmı” yer alır.
Üçüncüsü ise, Kur’ân-ı Kerîm’in varlığıyla hedeflenen nihâî gâyenin ne olduğunun analiz edildiği, “Kur’ân’ın gâyî nizâmı”nı ifade eden disiplindir. Şimdi bu üç disiplini sırasıyla inceleyelim:
1. Nehcü’l-Belâğa’da Kur’ân’ın Fâ’ilî Nizâmı’nın İncelenmesi
Vücudu, bizzat ve aynî surette kendinden kaynaklanmayan her varlık, var olmak için bir illete muhtaçtır. Tıpkı Hz. Ali (a.s)’ın buyurduğu gibi:
“O’ndan başka her şey ma’lûldür.” (a.g.e., 186. Hutbe).
Nitekim tüm mümkin varlıklar, Allah’ın ma’lûl ve mahluklarıdırlar:
“Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (Ra’d Sûresi, 6).
Lâkin âlemin yaratılışı; mahlukun Hâlık’tan ayrı ve farklı oluşu ve Hâlık’ından uzaklaşması esası üzerine cereyan etmemiştir. Zira her tür ayrılık, fâ’ilî temelde ve başlangıç noktasında bir değişikliği gerektirir. Oysa Allah, her tür dönüşüm/başkalaşımdan münezzeh ve her tarz değişimden berîdir. Emîre’l-Mü’minîn (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Hiçbir iş/oluş O’nu meşgul edemez ve hiçbir zaman O’nu değiştiremez.” (a.g.e., 176. Hutbe).
Evrenin yaratılışını en iyi ve en ma’kûl surette beyân edebilecek ifade, Kur’ân’ın ve rivâyetlerin en zarif tabirlerinden biri olan “tecellî”dir. Tıpkı şu âyetin işaret ettiği gibi:
“Rabbi o dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Bunun üzerine Musa (a.s) da bayıldı.” (A’râf Sûresi, 143).
Nehcü’l-Belâğa’da evrenin yaratılışındaki keyfiyete dair yer alan açıklamalardan şunlar anlaşılmaktadır: İlâhî hilkatin esası, O’nun aynî/hakiki tecellisidir, ki bu durum Nehcü’l-Belâğa’da şu şekilde beyân edilmiştir: