“Yarattıklarına yarattıklarıyla tecelli eden Allah’a hamd olsun.” (a.g.e., 108. Hutbe).
Nitekim Hâlık’ın marifetinin temeli de, bizatihi ilmî tecellisidir. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Yaratıcısı, onunla akıllara tecellî eder.” (a.g.e., 186. Hutbe).
O’nun ilmî tecellîgâhı akl-ı mücerred olduğundan, hiçbir zaman maddî gözlerle müşahede edilemeyecektir:
“Onunla gözlerin görmesinden uzak durur.” (a.g.e., 186. Hutbe).
Zira maddî gözler, melekûtî akıl ve ma’kûlü göremezler, bunlardan daha üstün olanı nasıl görebilsinler?!
Elbette derûnî idrak mecraları için Allah’ın tecellisi; müdrikin, tecelli eden/mütecellî Allah’ı ilmî manada ihata gücü demek değildir. Bundan ötürü Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:
“Vehimler O’nu ihata edemez; bilakis onlara onlarla tecelli etmiş; onlarla onlardan sakınmıştır.” (a.g.e., 185. Hutbe).
Çünkü tecelli olunan/mütecellâ, sınırlı ve kuşatılmıştır. Bundan dolayı da hiçbir zaman, kendisini sınırlayanın ve kuşatanın menba’ını ihata edecek güce sahip olamayacaktır; çünkü hudutları ve kabiliyetleri, fâ’ilî mebde’ (ilk fâ’il) aracılığıyla sınırlandırılmış ve kuşatılmıştır. Bu açıdan O’nun tecellîgâhı, yalnızca derûnî idrak kuvvesidir. Bu tecellîgâh dışında ise, sınırlandırılmış ve kuşatılmış demek olacaktır, ki bundan imtina edilir.
Böylece, Allah’ın yaratma esasının, aynî tecelli; ilâhî marifetin tecellîsinin de ilmî anlamdaki tecellî olduğu açıklığa kavuşmuştur. Dolayısıyla Kur’ân’ın sudur ve zuhuru Allah’ın mukaddes zâtından özel bir tecellî ile gerçekleşmiştir. Nitekim Emîre’l-Mü’minîn şöyle buyurmuştur:
“Allah, Muhammed (s.a.a)’i, kullarını putlara tapmaktan Kendisine tapmaya, Şeytan’a itaatten Kendisine itaate çağırmak için ve daha önce bilmedikleri Rabblerini bilsinler, reddettikleri halde ikrar etsinler ve inkar ettikleri halde varlığına inansınlar diye -açıkladığı ve muhkem kıldığı Kur’an ile- hak ile gönderdi. Münezzeh olan Allah, kendisini görmedikleri halde kudretinden gösterdiği şeylerle Kitabında onlara tecelli etti.” (a.g.e., 147. Hutbe).
Tıpkı Allah’ın tekvînî Kur’ân’daki tecellisinin, hissî bir surette değil, ma’kûl bir surette gerçekleşmesi ve böylece maddî duyu organlarından imtina etmesi gibi, tedvinî Kur’ân’daki ilmî tecellîsi de mahsus (hisse dayalı) değil, ma’kûl bir keyfiyetle vuku bulmuştur ve burada da maddî duyu organlarının hakimiyeti dışındadır. Maddî duyuların kalıpları dışında bir teçhizata sahip olmayanlar, kalbî şuhuddan mahrumdurlar ve bu yolla hâsıl olacak hakikatler onlara perdelenmiştir. Bu merhaleye erişenler için O’nun tekellümü tıpkı hilkatinin aslı misali, husûlî tefekkür ve zihinsel çabaların mahsulü olmaktan berîdir.
“Tefekkür olmadan mütekellim, niyet olmaksızın irade sahibi ve uzuv olmadan yapandır.” (a.g.e., 179. Hutbe).
Gönül erbâbı için böyle bir sohbet özlenesidir. Nehcü’l-Belâğa’da şöyle geçmektedir:
“Allah’ın peşpeşe gelen uzun zamanlarda ve fetret dönemlerinde, düşüncelerine ilham ettiği ve akıllarının özüne konuştuğu kulları vardır. Onlar kulaklarda, gözlerde ve kalplerde uyanıklık nuruyla kandillerini aydınlatmışlardır. Bu hal üzere Allah’ın azap günlerini anımsarlar.” (a.g.e., 222. Hutbe).
Kur’ân, özel bir ilâhî tezahür olduğundan bu kimseler de Kur’ân’ın kendine has nurunu taşırlar. Bu konuda Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:
“Allah onu aydınlatıcı nurla, açık delil ve yol ile hidayete erdiren Kitap ile gönderdi.” (a.g.e., 161. Hutbe).
“Sonra ona kandilleri söndürülemeyecek bir nur olan Kitabı gönderdi.” (a.g.e., 196. Hutbe).
“Allah’ın Kitabı ile görür ve konuşursunuz.” (a.g.e., 133. Hutbe).
Eğer Allah, Kitabı nur unvanıyla nazil etmeseydi, eşyayı görebilmek kesinlikle mümkün olmayacaktı. Çünkü gönül gözü, eşyanın ve şahısların nurunu algılayabilmektedir ve bunun bir örneği de baş gözüyle tahakkuk etmektedir; o da maddî şeyleri, maddî ve hissî nur ile görebilmektedir. Nehcü’l-Belâğa’da bazen açık bir şekilde ve bazen de ima yoluyla Kur’ân’dan nur olarak bahsedilmesinin amacı, bu nurun özel bir ilmî tecelli oluşundandır. Diğer şeylerin tecellisinde feyz vasıtaları, Allah’ın özel memurları gibidirler. Kur’ân-ı Kerîm’in tecellisinde de masum melekler, bu menba’ın yakın ve doğrudan fâ’illeri unvanıyla, özel memurlar hükmündedirler. Hz. Ali (a.s)’ın diliyle:
“Usanmadan Allah’ı tesbih ederler. Gözün uyuması, akılların dalgınlığı, bedenlerin yorgunluğu ve unutkanlık gafleti asla onlara musallat olmaz. Aralarında O’nun vahyi için emin, elçileri için dil, hükmüne ve emrine amade olanlar vardır.” (a.g.e., 1. Hutbe).
“Allah onları orada vahyi için emanet ehli kılmış, emir ve yasaklarını elçilere götürülmek üzere onlara yüklemiş, onları şüphelerin şüphelerinden korumuştur.” (a.g.e., 91. Hutbe).
“Vesveseler onlara tamah etmez ki, onun şaibesiyle fikirlerinin üzerinde hakimiyet kursun.” (a.g.e., 91. Hutbe).