Nehcü’l-Belâğa’da Kur’ân

04 December 2025 56 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 7 / 13
  1. Tedvîn edilmiş Kur’ân yalnızca sessiz bir Kitap olmakla kalmayıp, aynı zamanda sessizken nutuk ve beyân sahibidir. “O (Kur’ân), onlar arasında doğru söyleyen bir şahit ve konuşan bir suskundur.” (a.g.e, 147. Hutbe). Eğer Kur’ân salt sessizlik olsaydı, sözün iki önemli özelliği olan şahitlik ve doğruluk ile vasıflanmazdı. Onun ayrıca nâtık oluşu da açıklanmıştır: “Kur’ân emrediciyken sakındıran; susarken konuşandır; Allah’ın, mahlukatı üzerindeki hüccetidir. Allah insanlardan Kur’ân’a olan misaklarına karşılık nefislerini satın almıştır.” (a.g.e., 183. Hutbe).
  2. Tekvinî Kur’ân, yani hilkat âlemi de sâkittir ve tıpkı tedvinî Kur’ân gibi o da salt sükuttan ibaret değildir, sükut halinde iken konuşmaktadır: “Yarattığı her şey, varlığının bir hücceti oldu. Eğer o suskun bir mahluk ise delili, idare edilmesi suretiyle konuşmaktadır, onun Yaratana olan delili ortadadır.” (a.g.e., 91. Hutbe).
  3. Hilkat âleminin sükut ve nutkunu birleştirmek şu şekilde olmaktadır: Eğer bir kimse tekvinî Kur’ân olan varlık sistemi ve mevcut evren hakkında doğru bir şekilde tedebbürde bulunabilir, sahih ve derin bir algının da etkisiyle sorular sorabilirse, buradan mantıkî cevaplara ulaşabilecektir. Lâkin bir kimse de doğru bir şekilde düşünemeyişinin etkisiyle gerekli soruları soramazsa, doğru cevaba da kesinlikle ulaşamayacaktır. Ya da dalâleti ve kötü zannı sebebiyle yanlış bir soruyu soracak olursa, bu kez de hilkat düzenine, gerçek olmayan bir çıkarımı reva görecek ve kainattan mesaj olarak bunu alacaktır. İşte bu sonuncu yaklaşım, “kendi görüşüne göre tefsir”dir ve yerilmiştir. Bu durumun kanıtı da tekvinî Kur’ân’ın nutkunun, sahih bir tefekkür vasıtasıyla ulaşılabilecek bir hakikat olduğudur. Nitekim Hz. Ali (a.s), şunları açıklamıştır: “… delili, idare edilmesi suretiyle konuşmaktadır, onun Yaratana olan delili ortadadır.” (a.g.e., 91. Hutbe)”. Bu mesele, tedvînî Kur’ân için de geçerlidir. Yani eğer bir kişi ilmî bir âlem olan Kur’ân’ın bilgi sistemi hakkında doğru bir şekilde tefekkür eder ve muhkem sualler ortaya koyabilirse, bunların cevabına Kur’ân-ı Kerîm’den ulaşmış olacaktır. Ama eğer bir kimse de doğru bir şekilde düşünemezse gereken muhkem sualleri soramayacak, dolayısıyla da hiçbir şekilde de Kur’ân’dan doğru cevapları elde edemeyecektir. Eğer tecrübesizliği ve dalâleti sebebiyle yanlış bir sual soracak olursa, yanlış cevapları Kur’ân’a yükleyecek ve böylece Kur’ân’dan kendi zannını istihraç edecektir. Meselenin hatalı surette ele alınıp düşünsel kurmacalar vasıtasıyla anlaşılmaya çalışılması Kur’ân’ın ifadesiyle, “kişinin kendi görüşüne göre tefsiri”dir ve bu eylem de haram kılınmış ve yasaklanmıştır. Tekvînî ya da tedvinî olsun, Kur’ân’a arz edilecek her sual dâima bilgece olmalıdır. Zira, “İyi/isabetli bir sual, ilmin yarısıdır.” Bundan dolayı isabetli cevap da doğru şekilde sorulmuş bir soruya mübtenidir ve onun ürünüdür. 
  4. Şüphesiz, isabetli bir cevabın zeminini hazırlayan bir sual, hakikî ve ilmî nizâmın temel kıstaslarıyla uyumlu olmalıdır. Çünkü hem tekvinî Kur’ân olan varlık âleminin, hem de tedvinî Kur’ân olan ilmî âlemin, birtakım özel illî (neden) ve ma’lûlî (sonuç) kanunları vardır. Eğer sual, bu hakikî ve ilmî varlık nizâmına hâkim olan genel hatlarla mutabık olmazsa, varlık âleminden ve ilmî âlem olan Kur’ân’dan hiçbir doğru cevap alınamayacaktır. Tam bir tedebbür sahibi olmayan bir kimse, vehminin kuruntularını gerçek addeder. Kuruntularının doğru olduğunu sanan bu fert, soru sorarken yalnızca kendi tevehhümlerine başvurur, benliğinin batıl ve yanıltıcı sesini de sorularının cevabı zanneder. Hz. Ali (a.s), Muaviye’ye yazdığı bir mektupta şunları dile getirmiştir: “Kur’ân’ı tevil ederek dünyayı istemek için hamle yaptın. Elimin ve dilimin devşirmediği şeyden dolayı beni istedin. Sen ve Şamlılar, Osman’ın kanını bana sardınız.” (a.g.e., 55. Mektup). Bu mektupta te’vilin yerilen türü ile kastedilen, kendi görüşüne göre tefsirdir ve bu da sapkınlığın hidayet yolu olarak yorumlanması, heva ve hevesin de hidayetin yerini alması demektir. Bu türden bir tefsirin karşısında ise isabetli sual ve cevaplardan sadır olmuş sahih tefsir vardır ve övülmüş/makbul te’vil olarak adlandırılmaktadır. Hz. Ali (a.s) oğluna (Hz. Hasan) yazdığı bir mektupta şunları belirtmiştir: “Her şeyden önce Allah azze ve celle’nin Kitabını, bu Kitabın tefsir ve te’vilini, şeriat ve ahkâmını sana öğretmek istedim.” (a.g.e., 33. Mektup). Elbette tefsir ve te’vilin terminolojik/ıstılahî babta nasıl tanımlandığının, âyetlere isnatla elde edilen istidlâllerde bu ikisinden ne şekilde faydalanıldığının ve ikisinin birbirinden ayrıldıkları hususların neler olduğunun ele alındığı özel bir ilim vardır ve bu konular orada açıklanmıştır.

Hz. Ali b. Ebî Tâlib (a.s), hutbelerinden bazılarında hem varlık âleminin nutkuna işaret etmiş ve hem de Kur’ân’ın ilmî nizâmının da nutkuna hatırlatmalarda bulunmuştur. Bu iki konu hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah kudretinin saltanatı, hikmetinin eserlerinin dile getirdiği harikalar ve yaratılmışların, O’nun kudretinin tutuşuyla ortaya konduğuna dair itirafları gibi bizi O’nu bilmeye mecbur eden delillerini bize gösterdi.” (a.g.e., 91. Hutbe). “Seni mahlukatından herhangi bir şeye eşit görenin, Seni o denk gördüğü şey olduğuna şehadet ederim. Seni denk gören ise muhkem âyetlerinin getirdiğini ve apaçık delillerinden çıkan hüccetlerin dile getirdiğini inkar etmiştir.” (a.g.e., 91. Hutbe). Bazı hutbelerinde de evrenin ilmî nizâmı olan Kur’ân’ın nâtık olması özelliğine değinmiş ve şöyle söylemiştir: “Allah’ın Kitabı dili yorumlayan bir konuşmacı, rükünleri yıkılmayan bir hâne ve yardımcıları hezimete uğramayan bir güç olarak aranızdadır.” (a.g.e., 133. Hutbe). “Allah doğru yola götüren bir Peygamberi, konuşan bir Kitap ve dosdoğru yüce bir emirle gönderdi.” (a.g.e., 169. Hutbe).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar