4) Kur’ân-ı Hekîm’in ve âyet-i kerîmelerin hakikati, onlar hakkında olup, onun remizleri de Ehlibeyt’te sessizliğe bürünmüş ve dâimî kılınmıştır. Hiçbir şey onları sükuta mahkûm etmemiş ve dışarıdan hiçbir otorite de onlara galip gelmemiştir. Bilakis kendileri sözün sahibi ve kelâmın emirleri olmuşlardır. Söz onların esiri ve onların iradesindedir. Maslahat gördüklerinde konuşmuşlar, maslahat görmediklerinde ise susmuşlardır.
5) Onlar ilmin hayatıdırlar ve ilim onların vesilesiyle ihyâ olmaktadır. Hak konusuna gelince, ona ne muhaliftirler ne de onun hakkında ihtilafa düşerler. Hak onlar yoluyla dönmesi gereken kaynağa dönmüş ve batıl kenara itilmiştir. Bunlar Allah’ın dinine aklanî bir şekilde kendilerinde yer verirler ve düsturlarına riayet ederler. Yalnızca işitme ve nakil yoluyla sınırlanmış bir şekilde dini öğrenmiş değillerdir.
6) Allah onları günah âfetinden temizlemiş ve kendi kullarının amellerine birer şahit kılmıştır. Onlar Kur’ân ile birlikte ve Kur’ân da onlar iledir. Hiçbir zaman Kur’ân’ı terk etmezler ve Kur’ân da onları terk etmez.
7) Her kim Peygamber (s.a.a)’in ailesine uzaklığı seçerse dalâlettedir. Hakkın önderleri, dinin sancakları ve doğruluğun lisanı olmak pak Ehlibeyt’in hakikatidir. Onların, en üstün Kur’ânî derecelere eşdeğer tutulmaları gerekir. Aynı zamanda tıpkı suya hasret kalmış develer misali onların o berrak Kevser’ine yol alınmalıdır.
8) Onlar, ölümden sonra zahiren çürüyecek olsalar dahi, hakikatleri hiçbir zaman çürümeyecektir.
9) Tahir Ehlibeyt, münezzeh olan Rabbin işlediği ve eğittiği kimselerdir; lâkin başkaları bu nurânî zâtların ilmî ve amelî bereketlerinden ve ihsanlarından istifade etmektedirler. (Bu yolla işlenmekte ve eğitilmektedirler).
İkinci gruptaki delillere, yani ilimlerin ve Kur’ânî mefhumların açıklanmasında Emîre’l-Mü’minîn (a.s)’ın şahsının, ümmete öncelikli kılındığı bahsine gelince; buradan maksat, o himmetli İmam’ın (a.s) kendi şahsiyeti hakkındaki sözleridir, ki bunların bazıları Rasûl-i Ekrem (s.a.a)’nin huzurunda ve onun anlatımıyla sâdır olmuştur. Hz. Ali (a.s) kendisi hakkında şöyle buyurmuştur:
“Vahyin nurunu görüyor ve nübüvvet kokusunu kokluyordum.” (a.g.e., 192. Hutbe).
“Rabbimden kesin bir inanç üzere ve dinimde şüphe olmayan biriyim.” (a.g.e., 22. Hutbe).
“Bana gösterildiğinden beri haktan hiçbir zaman şüphe etmedim.” (a.g.e., 4. Hutbe).
“Benim yanımda basiretim var. Ne karıştırdım ne de işler bana karşı karışıtırıldı.” (a.g.e., 137. Hutbe).
“Kitap benimledir. Onunla arkadaşlık yaptığımdan beri ondan ayrılmadım. (a.g.e., 122. Hutbe).
“Bilakis gizli bir ilmin üzerine sarıldım. Eğer onu açsaydım, derin bir kuyudaki ipler gibi ileri geri sallanırdınız.” (a.g.e., 5. Hutbe).
“Beni kaybetmeden önce bana sorun. Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bana soracağınız, sizinle Kıyamet vakti arasında vâkî olacak her bir hadiseyi şâmildir. Örneğin bu soru, yüz kişiyi hidayete erdirip yüz kişiyi saptıracak bir fırka hakkında olursa, o fırkanın davetçisini, liderini, sürücüsünü, develerinin çöktürüldükleri ve yüklerinin indirildiği yeri, onlardan kimin maktul olarak ve kimin normal bir ölümle öleceğini size haber verebilirim.” (a.g.e., 93. Hutbe).
“Ben göklerin yollarını, yeryüzünün yollarından daha iyi bilirim. Rasûlullah’ın (s.a.a) sahabelerinin tümü, ona soru soran kimseler değildi. Öyle ki onu dinleyebilmek için bir bedevînin ve yabancının gelip ona soru sormasını arzu ediyorlardı. Ancak ben, aklıma takılıp da soru sormadığım ve ezberlemediğim hiçbir şey bırakmadım.” (a.g.e., 210. Hutbe).
“Sizin aranızda büyük ağırlıkla amel edip küçük ağırlığı emanet olarak bırakmadım mı?” (a.g.e., 87. Hutbe).
Hz. Ali (a.s)’ın ilmî ve amelî menkıbeleri, Nehcü’l-Belâğa’da zikredilenden çok daha fazladır. Zira bu şerefli kitap baştan sona Hz. Ali (a.s)’ın faziletlerini beyân etmektedir. Her ne kadar bu kitapta yer almayan faziletler, içinde nakledilenlerden fazla olsa da. Şimdiye dek Hz. Ali (a.s)’ın ilmî ve amelî faziletlerinden nakledilenlerin özeti şöyledir:
1) Hz. Ali (a.s) vahyin nurudur ve risaleti melekûtî gözle müşahede etmiş, nübüvvetin râyihâsını derûnî bir idrak ile istişmam etmiştir. Tıpkı Hz. Ya’kûb (a.s)’ın buyurduğu gibi:
“Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum.” (Yûsuf Sûresi, 94).
Aynı zamanda o, gaybî manzaraları seyretmiştir:
“Hayır! Kesin bir bilgiyle bileceksiniz. Andolsun o cehennemi göreceksiniz.” (Tekâsür Sûresi, 6).
Gaybî meleklerin sesini işitmiştir:
“Şüphesiz bizim Rabbimiz Allah’tır.” deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlara gelince, işte onların üzerine melekler inecek ve “Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vaad olunan cennetle müjdelenip sevinin.” diyeceklerdir.” (Fussilet Sûresi, 30).
2) Allah’ın kulları arasında oldukça nadir rastlanan bir olgu olan usûl ve fürû’-u dinin hak oluşuna yakîn sahibi olma, Hz. Ali (a.s) için hâsıl olmuş ve bunun tahakkuku her tür şüphenin tahribatından uzak bir şekilde vâkî olmuştur.