Allame Tabâtabâî, “din” ve “marifet-i nefs”i aynı şey zannetmeyi doğru bulmaz. Onun inancına göre “marifet-i nefs”, mutluluğa ulaşmak için dinin programlarından biridir. Bu nedenle “marifet-i nefs” öğretisi bir “dinî öğreti” kabul edilebilir. Ama onun dinle aynı olduğuna hükmedilemez. Allame Tabâtabâî, “marifet-i nefs”i bağımsız kabul eden bakışı hatalı bularak onun, dinin, hakiki mutluluğa ulaşmak -ya da Allah’ı bilme ve ona kulluk- için insanlara tanıttığı bir araç olduğunu hatırlatmaktadır. (A.g.y., 1371, c. 6, s. 188 ve s. 190).
Allame Tabâtabâî, “marifet-i nefs” ile meşgul bireyleri iki genel gruba ayırmaktadır: Birinci grup, nefsin garip etkilerini, onun maddi ve olağan olmayan güçlerini elde etmenin peşinde olan kimselerdir. İkinci grup ise harici şeylerden vazgeçerek sırf nefsin kendisini tanımanın ardına düşmüş ve onun tuhaf eserlerinden yararlanmaya niyeti olmayan kimselerdir. Allame’nin inancına göre ikinci grup kendi içinde de iki kısma ayrılmaktadır: Birinci kısım, “marifet-i nefs”te duraklamış ve bu nedenle onun hakikatinden kâmil hissesi olmayan kimselerdir. İkinci grup da kendisini “marifet-i nefs” ile sınırlandırmamış ve onu “marifetullah”a ulaşmak için köprü yapmış kimselerdir. Allame Tabâtabâî, bu grubun inanç ve davranışını dinin beğendiğini belirtmektedir. Ona göre bu, nefsi Allah’ın ayeti olarak tanımayla sonuçlanacak ve “marifet-i Rab” haline gelecek makbul “marifet-i nefs”tir. (A.g.e., s. 192-193).
2-6. “Marifetullah” ve “Marifetunnefs”in İmkânını İspat ve Metamorfozu Ret
Allame Tabâtabâî, “marifet-i Rabbin metamorfozu” görüşünü ve “من عرف نفسه فقد عرف ربه / Nefsini bilen, Rabbini bilir” hadisini “marifet-i nefsin metamorfozu”na hamletmeyi, “marifet-i nefs” babındaki rivayetlere -bu cümleden “اعرفکم بنفسه اعرفکم بربه” rivayetine- dayanarak ve aynı zamanda sözkonusu hadisin, “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.” (59/Haşr, 19) ayet-i şerifesiyle çeliştiği meselesine değinerek kabul etmez. Onun inancına göre “Marifet-i Rab” babında metamorfoza açık olan şey, “edinilmiş ve fikrî marifet” ya da “künhe ve ihataya ilişkin marifet”tir, “imkân takatına uygun marifet” değil. (A.g.y., 1360 Kameri, s. 39; a.g.y., 1371, c. 6, s. 169).
2-7. “Marifet-i Nefs” Yolunun Pratik Olması ve İrfanî Olmasına Vurgu
Allame Tabâtabâî, “marifet-i nefs” (kendini bilme) sürecinin pratik olduğunu vurgular. “Felsefî nefs ilmi” ile “terbiye ve ahlaka dayalı nefs fenni”nin onun gerçekleşmesinde tesiri olduğunu düşünmemektedir. (A.g.e., s. 194) Aynı şekilde “nefs ilmi” kavramını “nefsin fikren tanınması” ile, “marifet-i nefs” kavramını da “nefsin müşahedeyle tanınması” ve “maddeden soyut nefsi müşahede” ile tarif etmektedir. (A.g.y., 1388a, c. 2, s. 207).
Allame Tabâtabâî, “marifet-i nefs”i, Allah’ı bilmek için dinin irfanî programı kabul etmektedir. Ona göre Allah’ı zikretmekten ve Allah’tan başkasını unutmaktan başka hiçbir çabası olmaması gereken insan, Allah Teala’nın Kur’an’da, “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (5/Maide, 105) buyurduğunu işittiğinde “hidayet” ve “kemal”e varacak yegâne anayolun onun nefsi olduğunu anlayacaktır. Çünkü Allah bu ayette onu, bütün yolları bırakıp kendi “nefs”inin yolunu izlemek ve Allah’a “nefs” penceresinden bakmakla görevlendirmektedir. Bu çerçevede Peygamber-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve âlihi) şöyle buyurur: “من عرف نفسه فقد عرف ربه / Nefsini bilen, Rabbini bilir.” (A.g.y., 1388b, s. 99).
2-8. “Marifetullah”ı “Marifet-i Nefs”e Öncelikli Görme ve Bunun Sebebinin İzahı
Allame Tabâtabâî, insanın hakikatinin “saf bağ”dan başka bir şey olmadığını ve böyle bir hakikati gözlemlemenin, onu kâim kılan (mukavvim) ve ayakta tutanı (kayyum) -yani Allah’ı- müşahede etmeksizin mümkün olmadığını vurgulamaktadır. Bu, Allah’ı bilmeye yol açan ve onu bildikten sonra da nefsin hakikatini ve Allah’la kâim diğer varlıkları bilmeyi peşinden getiren müşahededir. Bu nedenle “Allah’ı bilme”nin “kendini bilme”ye ve diğer bilmelere öncelikli olduğu sonucu çıkarılabilir. (A.g.y., 1360 Kameri, s. 47). Bunun yanısıra Allame, insanın gayesinin Allah Teala ve insanın bu gaye istikametindeki yolunun da “insan nefsi” olduğu meselesini açıkladıktan sonra gayeye yönelmenin ve onu unutmamanın önemini vurgulayarak “yolun unutulması”nı “gayenin unutulması”nın sonucu olarak belirtmektedir. Bu, “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.” (59/Haşr, 19) ayet-i şerifesinde ve “من عرف نفسه فقد عرف ربه / Nefsini bilen, Rabbini bilir” hadisinde işaret edilen hakikattir; ondan “Allah bilinci” ve “Allah’ı bilme”nin, “ben bilinci” ve “kendini bilme”ye öncelikli olduğu sonucu çıkartılabilir.