Molla Sadra, şefaatin alabildiğine çok izahı ederken sözkonusu iki anlamına değinerek şöyle demektedir:
Şefaat, bir kimsenin başka biri için bir şeyin bahşedilmesini talep etmesi veya onun için bir şey istemesi demektir. Vesile, iletme ve yakınlık manasına gelir. Aslı, “وتر”in zıddı olan “شفع”dan gelir. Adeta çift yapılan (meşfû) tek başınayken, ikiye katlayan (şefi) kendisini ona ekleyerek onu çift yapmıştır. (21, s: 315).
3.2. Istılah Manası
Molla Sadra'nın eserlerine müracaat ettiğimizde şefaatin iki anlamıyla karşılaşıyoruz. Birinci anlamda “ilahî nurun yansıması için aracılık” mefhumunun karşılığı olarak kullanılmakta ve tüm insanları, hatta enbiya ve evliyayı da kapsamaktadır. (22, s: 366). Ama ikinci anlamda sadece büyük günah işlemiş müminleri kapsamak üzere “zararı defetmek ve cezayı düşürmek için aracılık” mefhumunun karşılığı olarak faydalanılmaktadır. (29, s: 804).
4. Şefaatin Çerçevesi
Molla Sadra, şefaatin genel anlamıyla etkisini geniş kapsamlı kabul etmekte ve onu, bu dünyaya tahsis etmeyip bu âlemle sınırlandırmamaktadır. Şefaatin bu dünyaya has olmadığına; maddi cihan ve ahiret âlemi olmak üzere iki cihanda da etkisini gösterdiğine ve insanların ondan faydalanacağına inanmaktadır. Molla Sadra bu görüşü derinlemesine açıklarken şöyle demektedir: Avam, ehl-i yakine hizmet ve onlarla arkadaşlık etme neticesinde bu dünyada onların şefaatinden nasiplenir. Kıyamet günü de onların şefaat himayesinin gölgesinde şefaate uğrar [meşfu olur]... Nitekim kim bir kavme benzemeye çalışırsa onlardan sayılır. Kim de bir şeyi severse onunla haşredilir. (16, s: 34).
Şefaatçidir, bu cihanda da, o cihanda da Bu cihanda dine, cennete orada
Bu cihanda der ki yol göster onlara O cihanda der ki yüzünü göster onlara
(39, s: 543)
5. Allah Mutlak Şefaatçidir
Allah Teala, her türlü şefaatin mebdei olan ilk şefaatçi ve tek gerçek şefaatçidir. Başkalarının şefaati sadece onun izni ve iradesiyle anlam kazanır. Allah mutlak şefaatçidir. Çünkü onun sıfatları, cömertlik ve lütuf füyuzatında onunla mümkünat arasında vasıtadır.
“De ki: Şefaat tamamen Allah'a aittir.” (Zümer 44). (31, s: 244).
Molla Sadra, Allah'ın sıfatların onun zâtı ile mümkünat arasında vasıta olduğunu izah ederken şöyle demektedir: Mümkünattan hiçbirinin kendi imkan ciheti bakımından başka bir mümküne öncelik ve üstünlüğü olmadığını gözönünde bulundurarak, Allah'ın zâtı, ilahî hüviyetin bâtınından gönderilen isimler ve sıfatlar vasıtasıyla onların her birini müşahhas bir makamda ve kendine has mertebede tayin etmekte, bu üstünlük ve önceliği belirledikten sonra mümkünat ondan sâdır olmakta ve vacip güneşin ışığı mümkünat bedenine nüfuz edip akmaktadır. (19, s: 47 ve 48). Dolayısıyla ilahî sıfat ve isimlerin vasıtası ve şefaati sayesinde mümkünat için südur imkanı hazırlanmaktadır.
6. İlahî Nurun Yansıması Manasında Şefaat
Molla Sadra bazı eserlerinde şefaati ışığın yansımasına benzeterek şöyle açıklamıştır: Şefaat, uluhiyet hazretinden, Allah'tan uzaklık mahiyetine düşmüş kimseler ile onun arasındaki vasıtalar ve cevherlere yansıyan ve mümkün olmaktan kaynaklanan noksanların telafisine aracılık eden nurdur. (22, s: 124). Bu tarife göre şefaat işinde, aracılığıyla ilahî nurun şefaate uğrayana ve aydınlanana feyiz saçtığı bir vasıta vesile olmaktadır. Aslında şefaatçi, kendisini şefaate uğrayana ekleyerek onu ferdîlikten çıkarmakta ve ilahî nurun yansımasına liyakatli hale getirmektedir. Bu durumda mümkünatın tamamı ilahî nurdan feyiz almaktadır. Fakat şöyle ki, bu nur, doğrudan nübüvvet cevherine taşıp yansımakta ve ondan da tüm mümkünata yayılıp yansımaktadır.
6.1. Şefaatten Yararlanmada İki Önemli Nokta
Mümkünat ilahî nurdan (şefaat) faydalanırken iki önemli nokta sözkonusudur: Birinci nokta, mümkünatın ilahî nuru almaya liyakat kazanabilmesi ve şefaate mazhar olabilmesi için özel bir münasebete sahip olması gerektiğidir. Çünkü herkes her şartta şefaate layık olmadığından ondan faydalanamaz. Tıpkı hissedilen ışığın yansıması için de ışık, vasıta ve aydınlanan arasında, ışığın yansıması ve çarpıp geri dönebilmesi için sıralı özel bir münasebet bulunması gerektiği gibi. Bu, ışığın su kabına yansıması ve aksinin onunla özel bir münasebeti bulunan duvarın belli bir kısmına düşmesine benzer. (21, s: 345). Dolayısıyla şefaatten yararlanmada, feyiz alanın, ilahî nurun yansımasından ve şefaatten istifade edebilmesi için ilahî hazretle kendine has münasebetlere sahip olması gerekmektedir. Herhangi bir tür münasebet feyiz almayı sağlamayacaktır. Bu nedenle ilkin Peygamber (s) ile Hak Teala'nın zâtı arasında, daha sonra da Peygamber ile diğer feyiz alanlar arasında özellikli bir münasebet gerekir. (11, s: 274).
İkincisi, tüm mümkünat o nurdan aynı şekilde yararlanamaz. Tıpkı güneşin hissedilen ışığının gündüz doğrudan ve gece de yansımayla ve ay aracılığıyla gelmesi gibi, ilahî rahmetin feyzindeki yansıma da mahiyetlerin kabiliyetlerine bağlıdır. Bazen doğrudandır, bazen de yansıma yoluyla. (21, s: 343).