0- Sadru'l-Müteellihîn Açısından Şefaat

04 December 2025 44 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 3 / 11

Bu bakımdan ilahî rahmetin feyzinden istifade için kendine has bir ilişki lazımdır ve bu ilişkiyle mütenasip olarak nurdan yararlanma şekli de farklılaşacaktır. Yani tevhid ve irfanın kapladığı kimseler, yakınlığın yoğunluğu sebebiyle vasıtaya ihtiyaç duymamakta ve ilahî nur onlara doğrudan ulaşmaktadır. İmkan cihetinden zayıflık sebebiyle vahdanî mülahazada adımları sağlam olmayan, ama Peygamber'in sünnetlerine iktida eden ve muhabbet besleyenler ise vasıtayla ve nurun bazısından bazısına yansıması suretinde ondan yararlanmaktadırlar. (22, s: 124).

6.2. İlahî Nurdan İlk Faydalanan

Akl-ı evvel, mümkün-i eşref ve Allah'ın en üstün kulu, yani Hakikat-i Muhammedî (s) ilahî nurdan ilk faydalanandır. Çünkü ilahî nurla nuraniyeti talep eden ilk kimsedir. (19, s: 154). Molla Sadra bu istifadeyi teyit edip vurgularken şöyle der: Aydınlanma kapısını ilahî nurla çalan ilk kimse ve “la ilahe illallah”la hitap eden ilk kimse üstün kul, akl-ı evvel ve mümkün-i eşreftir ve Hakikat-i Muhammediye'dir. Şu halde o, ilahî nurun lambasıdır. (22, s: 365).

Feyzi ilk alan olma ve ilahî nurun Nebiyy-i Ekrem'in (s) canına doğrudan yansımasının sebebi, tevhid ve irfanın Hazret'i (s) istila etmesindeki yoğunluğun özel bir münasebet ve yakınlık meydana getirmiş olması, netice itibariyle de her türlü perde ve vasıtanın aradan kalkması ve ilahî nurun doğrudan Hazret'e (s) feyz olup ulaşmasında gizlidir. (A.g.e., s: 154).

6.3. Peygamber-İ Ekrem'in (S) Şefaati

Bu itibarla akl-ı evvel ve ilahî nurun lambası Hazret-i Muhammed Mustafa (s), tüm nebilerin muallimi ve şefaat kapısını açmada tamamının önderidir. (25, s: 33). Hazret'in “كنت نبياً و آدم بين الماء و الطين” buyurduğu gibi, ilahî nur doğrudan Nebiyy-i Ekrem'in (s) zâtına tecelli etmiş, daha sonra da o Hazret'le, onun Allah'la münasebetine benzeyen özel münasebete sahip diğer zâtlara ve mümkünata yansıyıp yayılmıştır. (22, s: 125). Buna göre “Ümmet-i Muhammed (s) fukarasından, ister geçmişte, ister gelecekte olsun, Hazret'le ilişkisi düzgün olan kimselerin hepsine O'ndan (s) ilahî nur yansıyacaktır. Şefaatin manası işte budur. İnsanların tümü, hatta peygamberler ve evliyalar, önceki ve sonraki herkes kıyamette ona muhtaç olacaktır. (A.g.e., s: 126). İlahî nur, neyyir-i a'zam karşısında bir ayna gibi olan Hakikat-i Muhammedî'de (s) tecelli ettikten sonra Hazret (s) vasıtasıyla diğer mümkünatın tamamına, sahip oldukları ilişki dikkate alınarak, ne kadar yakınsa o kadar yakın tarzda, birtakım vasıtalarla avam halkın ruhlarında son bulacak şekilde ulaşacaktır.

Molla Sadra, Hakikat-i Muhammedî (s) ile özel münasebet kazanmak ve mümkünatın Hazret'le (s) doğru ilişki kurabilmesi için kılavuzluk babından şunları zikretmektedir: Hazret'in sünnetlerine çokça dikkat etme, yoğun muhabbet besleme ve onu sıklıkla anma sayesinde şefaat için gerekli ilişki ve münasebet kurulmuş olacaktır. (22, s: 125). Nitekim Allah Teala, Rasül-i Ekrem'i (s) anlatırken şöyle buyurmaktadır: “فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ” (Âl-i İmran 31). “Bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”

Dolayısıyla özel münasebet ve liyakat kazanmak bakımından, hep devamlılığı olan ve yorulma bilmez bir çaba içinde olarak, ubudiyet ve muhabbet vadisine adım atarak ve kalp aynasını saflaştırarak özel münasebete zemin hazırlamamız gerekmektedir. Ancak böylece Muhammedî (s) aynanın yüzeyinde ilahî nur müşahede edilebilecektir. Molla Sadra, ibadetten hedefin bu münasebeti kazanmak olduğunu savunur ve şöyle der: “Bil ki, aslında ibadetler ve riyazetlerden kasıt, ilahî nuru müşahede edebilmek ve Allah'ın marifet nurunun kişiye yansıyabilmesi için zâtın suretini arındırmak, Hakk-ı Ehad'ın nurunun karşısına ve Muhammedî (s) kandilin arkasına geçmektir. (22, s: 366).

7. Şefaatin Günahkar Kul İçin Vasıta Olma Manası

Molla Sadra eserlerinde şefaati bir başka anlamda da kullanmıştır. O da, kıyamet günü belli bir günahkar grubun günahlarının bağışlanması ve onlardan azabın kaldırılması için vasıta olmaktır. Şöyle ki, saygın bir kişi aracılık yapar, kendisini günahkar mümine ekleyerek onunla çift olur, günahların bağışlanmasının ve ilahî azaptan kurtulmanın liyakatini hazırlar.

Dünyevî işlere dikkat ettiğimizde görüyoruz ki, bunun benzeri bir şefaat dünyada da vuku bulmaktadır. Nice padişahın, vezirin yârânının günahlarını bağışlaması gibi. Ama onlar ile padişah arasında ilişki olduğundan dolayı değil, bilakis onların, padişahla ilişkili vezirle irtibatı olması nedeniyle. Şu halde onlara lütuf, asaleten değil, vasıtayla yukarıdan aşağıya ulaşır. Eğer bu ilişki ortadan kalkarsa lütuf da hepsinden tamamen kesilir. (22, s: 126).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar