Allâme Tabâtabâî’nin Bakışından Pratik (Amelî) İrfanın Aklî Temelleri

04 December 2025 54 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 7 / 12

Tabâtabâî başka bir yerde, A‘râf Sûresi’nin 185. âyetinin tefsirinde de (“Göklerin ve yerin melekûtuna hiç bakmıyorlar mı?”) şunları yazmıştır: “[Burada] murâd, şeylerin kendi melekûtî vecihlerinden yüz çevirdikleri için kınanmalarıdır. Allah’ın davet ettiği şeyin hak olduğu kendilerine açıkça belli oluncaya kadar onu unutmadılar ve incelemediler.[44] Dolayısıyla aşağıdaki hususları bu bağlamda ele alıp analiz etmeli:

  1. İnsanın varlığın melekûtuna, velâyet makamına ve ilâhî yakınlığa (kurb) ulaşma imkânı.
  2. Hakk’ın melekûtuna, kutsiyetin sahasına ulaşmanın ve O’na yaklaşmanın yolları bâtının taharetinden, içsel-ruhsal mücahedelerden, şeytanî vesveselerden arınmaktan, boş sözlerden sakınmaktan, nefsi daima murakabe altında tutmaktan ve kalbi ve onun kutsi haremini –ki o, Rahman’ın arşıdır– korumaktan ibarettir.
  3. İbn Sînâ da ârifi ve irfanı tanımlarken şunları söylemiştir: “Sırrında Hakk’ın nurunun ışıması için düşüncelerini ceberutun kudsüne çeviren kişi.[45] Gerçek irfan madde dünyasından yüz çevirmek, nâsût âleminden kopmak ve dünyanın gaybına ve gaybın dünyasına vâsıl olmaktır. Böylece insan rubûbî nurlardan ve Hakk’ın özel inayetinden nasiplenmiş olur.
  4. Kulluğun yakin gibi bir semeresi ve yakinin de melekûtun şuhûdu gibi bir neticesi vardır. Zira melekûtun şuhûdu derunî yolu fetânet ve ferasetle bulur. Melekût âleminin yolu buradan döşenir. Çünkü insan melekûttan mülke gelmiştir. Dolayısıyla mülkten melekûta hicret etmeli ve dönüşmelidir. Kalbinden perdeler inenin ve melekûtu müşahede edenin artık mülk âleminde kalabilmesi oldukça zordur. Belki de “Dünya mü’minin zindanıdır” hadisinin bir anlamı da budur:[46] Dünya başka bir âleme bağlanan, âhireti ve melekûtu olan bir mü’min için zindandır. O daima –kendisi için– bu zindandan kanatlanıp kurtulmasını sağlayacak bir istidadın varlığı için çabalar. Can çehresinin üzerindeki hicabı bir kenara itmeyi; böylece şuhûd diyarını, cennetü’l-likâyı ve melekût yurdunu mesken tutmayı amaçlar.

Melekût âlemi ve varlığın bâtını insanlığın müştak olduğu ve yönelmeyi arzuladığı doğru bir maneviyatı ifade eder. Hakikî maneviyatı idrak ve tecrübe etmek için zahirden bâtına geçmeli, mülkten melekûta yolculuğa çıkılmalıdır. Zira Allâme Tabâtabâî’nin de belirttiği gibi;

Manevî hayatında ve irfanî sülûkunda yeterli araştırmaları yapan ve ilimlerin bu dalının gerçek maksadını kavrayan biri, bu bâtınî seyrin ve manevî hayatın yönteminin/yolunun şu esasa dayandığını görecektir: İnsanın içsel (bâtınî) kemâlleri ve manevî makamları doğanın ve maddi dünyanın gerçekliğinin dışında yer alan bir dizi realiteden ibarettir. Manevî hayatın yuvası olan “bâtın âlemi” madde ve duyu âleminden daha özgün, daha gerçekçi ve daha geniş bir âlemdir.[47]

Dolayısıyla insanın, kendi iç dünyasında bâtına ve manaya ulaşmanın yolunu bulmak için fıtratına ve nefsine tam bir şekilde yönelmesi gerekir. Nitekim Muhammedî şeriat da onu bu hakikate yönlendirmektedir. Bundan sonrasında derûnundan başlayarak seyr ü sülûk edecek –ki bu başlı başına yakinin ve gücünün artmasını sağlayacaktır– ve yakin ile melekûtun birlikteliği [kendisi için] anlaşılır olacaktır. Allah yolunda cihad etmek ve bu yolda saf bir ihlâsı azık edinmek varlığın melekûtuna ve ilâhî cemâl ve celâlin şuhûduna ulaşmanın önemli bir faktörü olacaktır.

  1. Belki de konuyu İslâmî öğretilere ve nebevî ve Alevî maarife dayanarak şu şekilde açıklamak gerekecektir: İnsanın tekâmül ve yakınlık dereceleri melekûtu şûhûd etmek ve ilâhî velâyet dairesinde yer alabilmek için yapacağı hazırlıklara bağlı olacaktır:
  2. a) Şeriata bağlılık anlamındaki tecliye; münezzeh olan Allah’ın buyruklarına düşüncede, eylemde ve pratikte tam bir bağlılık ve hak şeriata tebaiyettir.
  3. b) Taliye nefsi rezilliklerden, ahlâkî yozlaşmalardan uzaklaştırmak ve Allah’a yaklaşmaya engel olan şeyleri ortadan kaldırmaktır.
  4. c) Tahliye ahlâkî faziletlerin ve salih amellerin zinetiyle süslenmek anlamındadır.
  5. d) Fiilî, sıfatî ve zatî sıfatların fenası için ilâhî muhabbette fani ve meczup olmak. Böylelikle insan daima melekûtta yaşayacak, melekûtî bir hayat sürecek, madde ve mülk âleminde melekût ve mananın safında yer alacak ve madde ve mülkün ötesine vücûdî bir bağlılık hissedecek bir güce erişecektir. Mevlâ Ali’nin (a.s) ifadesiyle, “Dünyaya, ruhları daha yüce bir mahalde asılı kalan bedenlerle sahip oldular.[48] Ya da Şebüsterî’nin terennümüyle;

Herkes onunla birlikte ama o herkesten uzak         

Gizlenmiş bir örtünün kubbelerinin altında[49]

İmam Sâdık’ın da buyurduğu gibi, “Ârifin şahsı [bedeni] halkla, kalbi ise Hakk iledir.[50]

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar