Allâme Tabâtabâî’nin Bakışından Pratik (Amelî) İrfanın Aklî Temelleri

04 December 2025 54 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 9 / 12

Eğer bizlere nefislerimiz tavsiye edilmişse, bununla nefislerimiz olmaları bakımından nefislerimizin, hidayet yolunun bir yolcusu değil, bizler için/bizlere bir hidayet yolu oldukları kastedilmiştir. Diğer bir deyişle, eğer Yüce Allah mü’minlere, nefislerine eğilmek suretiyle hidayet yolunu korumaları yönünde harekete geçmelerini emretmişse, buradan mü’minin nefsinin yürünmesi gereken yol olduğu sonucu çıkacaktır. O halde mü’minin nefsi Rabbe ulaştıran yolu ve [bu yolun gideceği] seyir hattını ifade etmektedir. Mü’minin nefsi hidayet yoludur ve onu [mü’mini] saadete ulaştırır.[55] Allâme Tabâtabâî’nin sülûkî metodolojisi bakımından da “nefsi bilmenin yolu” – ki bu da şuhûdî ve huzûrî bir bilgi olmak durumundadır– “velâyet yolu”dur. Âlemin bâtınlarına ve hakikatlerine ulaşmak buradan başlamakta ve insanın Allah’ın sermedi vücûbunda fani olmasıyla devam etmektedir. Yani nefsin şuhûdî marifeti ve insanın çeşitli fiilî, sıfatî ve zatî aşamalardaki fenası –ki bunlar şuhûdî fenaya ulaşırlar– Allâme Tabâtabâî’nin şeriatın metninden ve vahyî maarifin özünden/bağrından istihraç ettiği çözüm yoludur.

Nefsin şuhûdî bilgisinin tatlı semeresi vücûdî ve zatî fakrın farkına varmak ve sonrasında fiilî, sıfatî ve zatî fenanın hayat bahşeden ve cana can katan vadilerine adım atmaktır. Böylece insan tam bir tevhid merhalesine erişecek, bunların tamamını ubudiyet doktriniyle ve şeriatçılığın hüküm sürdüğü bir söylemle tahsil edecektir: “Sana yakin gelinceye dek Rabbine kulluk et.[56] Buradaki “-e dek” zarfı, bir sınırlama değil, tefdiye (feda olma, adanma) içindir. Bu sayede şeriatçılık, ilâhî hükümlere bağlılık ve belirlenmiş sınırlara riayet [gibi ilkeler] hiçbir merhalede terk edilmemiş olacaktır. Keza mükellefiyetin sakıt olmasının (düşmesinin) İslâmî-Şiî pratik irfanında hiçbir anlamı ve temeli yoktur. Çünkü hakikat, fıkıhçı bir söylemi tarikatçı bir söylemden ya da şeriatı tarikattan ayırmakla hâsıl olmaz. Ne var ki bazıları bu inançtaydı ve hâlâ da bu şekilde inanmaya devam etmektedirler. Onlara göre nefsi bilmenin yolu mukaddes şeriatın yolundan geçmemektedir. [Bunun yerine] tarikat şeyhleri tarafından müritleri eğitmek ve kemâle ulaştırmak için birtakım düsturlar vazedilip uygulamaya konmuştur. Bu kimseler birtakım fırkaları meydana getirmek suretiyle mezkûr inanç (Allah’ı bilmek için nefsi bilmenin gerekli olmadığına ve bunun yolunun dinde açıklanmadığına) ve eylemi (şeriatın dışındaki kendi kendilerine uydurdukları düsturlar) yaygınlaştırmışlar, tarikatı günden güne şeriattan uzaklaştırmışlardır. Öyle ki tarikat ve şeriat birbirine karşıt iki noktada konumlandırılmıştır. Bazı kişiler tarafından “teklifin/mükellefiyetin düştüğü (sakıt olduğu)” türküsü çığrılarak dinde ve şeriatta sapıklıkların, çarpıklıkların ve bidatlerin tohumları atılmış oldu. Şeriat karşıtı sapkın irfanlar ve nevzuhur maneviyatçı akımlar seyr ü sülûk sahasına adım atmış oldu.

Kısacası insanın iç dünyasından melekûta uzanan bir yol vardır. Ve bu yol daima açıktır. Fıtrî, ilâhî ve yüce ben’i [yüksek benliği] Allah’a dönük (olan) bir kimsenin seyr ü sülûku –ki “Aleykum enfüseküm[57] âyetinden çıkan özgün sonuçlardan biri budur– nefse dönmek, onunla birliktelik kurmak ve buradan melekût ve ulûhiyet âlemine hareket etmektir. Allâme Tabâtabâî de konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Allah hidayet yolunu korumaları yönünde teşvik etmek için mü’minleri nefislerini bilmekle memur kılmıştır. Onların takip etmeleri gereken yol nefislerinin yoludur. Mü’minin nefsi onu Rabbe götüren bir yol olup, hidayet edildiği ve mutluluğuyla nihayetlenecek yolu ifade etmektedir.”[58]

Dolayısıyla hareketin ve “oluş”un temeli insan nefsi ve fıtratın yoludur. Allah’a doğru sülûk eden, yani Hakk yolunun sâliki de yine insan olacaktır. Burada yol ile yolcu bir olmuştur. İnsan marifetullahın, ilâhî muhabbet ve cezbenin, Mahbûb’a tam olarak yönelmenin, kulluğun, takvanın ve amelde ihlâsın ışığında yol, yolcu ve yolculuk edilenin bir olduğu bir dereceye ulaşmış; tabiat ve ferş âleminden dergâhların dergâhına, ilâhî cezbelere ve dostun huzuruna varmış, Arş’ın fevkine çıkmıştır. Bu “oluş” muhtelif vücûdî tavırlar (etvâr) ve merhalelerle mümkün olmaktadır. Allâme Tabâtabâî’nin ifadesiyle;

İnsan basiret rasathanesiyle ve vücûdî muhtaçlığını müşahedeyle birlikte bu ihtiyacı bir dizi feyzin – ki bunlar Hakk’ın sonsuz feyiz ve rahmetiyle birliktedir– giderdiğini idrak edecektir. “İnsanî vücûd” adındaki şey bunların birbirleriyle olan ilişkilerinden meydana gelmiştir. İnsanî şuur bu birlikteliğin müşahedesi vasıtasıyla genişlemiş; Hakk’ın feyizlerinin ve genel rahmetinin müşahedesi mezkûr kısmî müşahedenin yerini tutmuştur. İnsanın basiret ve bâtın gözünü Hakk’ın zatî azametine –ki bu her vasıftan ve beyandan yücedir – açtığı yer burasıdır. O’nun sonsuz Kibriyâsı ve mutlak ihatası karşısında kendisini ve her şeyi yitirip mahvolmuştur. Aczini Hakk’ın ilmî ihatasından yola çıkarak kavramıştır.[59]

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar