Yine Allâme Velâyet risalesinde nefsi bilmenin mutlak kemâle ermenin yolu olan velâyete ulaşmada oldukça mühim ve kader belirleyici bir rolünün olduğuna inanmıştır. Ona göre kendini/nefsini bilmeyen birinin kemâle ve tam bir tevhide ulaşmasına olanak yoktur.[67]
Nefsi bilmenin (en) temel ve önemli sonucu/semeresi, zatî fakr ve aczi içsel bir yoklamadan ve araştırmadan sonra anlamaktır. Bu yolda insan, zatının fakr ve ihtiyaçla vasfedildiğini değil, fakr ve ihtiyacın, kendisinin zatî bir niteliği olduğunu görür. Eğer zatın bir fakrı varsa, bu onun için zorunlu bir vasıftır (tıpkı dört sayısının çift olma özelliğinin zatının kendisi değil, bir gereği olduğu gibi). Çünkü vasıf mevsufun mertebesinde değildir. Aksi takdirde/böyle olsaydı, bunun gereği insanın zat makamında ihtiyaçsız ve bağımsız olması olurdu. Oysa insan zatı itibariyle Allah’ın kulu ve kölesidir. Salt fakr ve saf bağdır/bağlılıktır.
Eğer muvahhid şahıs zatî fakrının farkına varır ve zatının, bağımlı (bağları olan) bir zat değil, bilakis “saf bağlılıktan” ibaret olduğunu müşahede ederse münezzeh olan Allah’ın da “Ganilik” vasfına sahip bir zat değil, Mutlak Gani olduğunu ve bu sıfatın O’nun zatına ekli olduğunu görecektir.
Diğer taraftan insanın kendi fakrının hakikatini kavraması Hakk’ın hakikatine ulaşmasını da kolaylaştıracaktır. Çünkü “salt fakr” “salt ihtiyaçsızlığa” dayanmaktadır. Epistemolojik açıdan da –ister husûlî ister huzûrî olsun– bağın/bağlılığın ve salt fakrın kendisi olan bir şeye kavramsal bir delille veya huzûrî bir müşahedeyle bakabilmek mümkün değildir. O şeyin mukavvimi ve kayyimi idrak ya da müşahede edilmezse –ve keza (insan) kendisini hakiki anlamda bilmezse– kesin olarak Rabb de bilinemeyecektir.
İlkesel olarak nefsin şuhûdu münezzeh olan Allah’ın şuhûdu olmaksızın mümkün değildir. Zira nefs zatı itibariyle Allah ile ilişkili ve O’na müteallik bir hakikattir. Keza husûlî kavramlarda da türü tanımak onun mukavvimi olan cins ve faslı tanımaksızın mümkün değildir. Huzûrî anlamlarda (me‘ânî) ve hakikatlerde de bağlılığın kendisi olan dışsal bir varlığı varlığın “kayyim”inin ve “mukavvim”inin bilgisi ve şuhûdu olmaksızın bilmek imkânsızdır.
Allâme Tabâtabâî vücûdî hakikati tanımanın onun kayyimi ve kayyumunu müşahede etmeksizin mümkün olmadığı ilkesinden hareketle şunları söylemiştir: Eğer bir kimse nefsini müşahede ederse kesinlikle münezzeh olan Allah’ı da müşahede edecektir. Ve bu, “velâyet”in ve Hakk’ın cemâl ve celâlinin şuhûdunun en iyi yolunu teşkil etmektedir.
Hatırlatma:
Mücerred bir varlık olarak nefsin husûlî bilgisi ve bu aklî kavramın analizi –ki bundan “ben” diye söz etmekteyiz– enfüsî değil âfâkî bir bilgidir. Zira “ben” kavramı haml-i evvelî [ilksel yüklem] ile “ben” anlamını verir; ancak haml-i şâyi‘ ile bakıldığında “ben”in değil, “O”nun bir mısdağıdır. Dolayısıyla husûlî bir mütefekkir dış dünyayı/dışarısını incelemekle meşguldür. İşte bu, âfâkî seyrin kendisidir; enfüsî bir seyir demek olan nefsin bilgisi değil…[68]
İnsan Allah’ın tecellisidir. Allah onu kendi suretinde yaratmış, yeryüzünün halifesi ve emanetçisi kılmıştır. Yaratılış âleminde ona seçkin/üstün bir makam vermiştir. Eğer insan kendi değerini bilir, bunların tamamını ilmin, marifetin, aklın, akılcılığın, seyr ü sülûkun ve maneviyatın ışığında şeriat, hakikat ve teşriî hidayetin şecere-i tayyibesinin gölgesinde ilâhî velâyetin inayetiyle tahsil ederse ilâhî bir varlık olacak, ilâhî cemâl ve celâlin aynası olacaktır.
Dolayısıyla mutlak kemâlin şuhûdu “nefsin şuhûdu” ile mümkündür. Tabii ki böyle bir şuhûdun meşru bir riyazete, makul bir mücahedeye ve dengeli bir sülûka ihtiyacı vardır. Böylece hiçbir sapma ve çarpıklık meydana gelmeyecek, sâlik tedricî olarak sülûk ettiği şeye ve asıl maksadına yaklaşacaktır. Allâme Tabâtabâî’nin ifadesiyle, “Bu hakikatlerin şuhûdu nefsin şuhûdunda örgütlenir.” Dolayısıyla nefs, insanı iki açıdan ve ufuktan hakikatlerin hakikatine yönlendirir: a) Nefsin ilâhî tecelligâh olması açısından. Nefsin tekâmülünü ve likâullah merhalesine kadar ulaşmasını sağlayan her ilâhî feyiz ve lütuf Allah’ın bir mazharı, ilâhî mutlak kemâlin bir tecellisidir. b) Nefsin “malûl” olması açısından. Malûl illete bağlılığın kendisidir ve illetinin hüviyetinden başka bir hüviyeti yoktur. Hudûs ve bekâsı, illeti tarafından bahşedilecek olan vücûdun inâyeti ve feyzi iledir. Dolayısıyla vücûd merhalesinde ilmî ve amelî kemâller olmaları bakımından vücûdî kemâllerin tümü Hz. Hakk’ın ahlâkî kemâllerinden bir numunedir. Temel itibariyle insanın nefsi ve fıtratı Allah’a ve Rabbin veçhine dönüktür. Bu, merbut ile merbutun ileyh arasındaki kategorik ilişkiyi değil, işrakî ilişkiyi ifade eder. Dolayısıyla derunî şuhûd ve nefsin huzûrî-şuhûdî bilgisi tüm kemâlleri ve mutlak kemâlin işaret(ler)ini görmektir.
“Zatî fakrın, yoksunluğun, muhtaçlığın ve Allah’a mutlak bağlılığın kendisi olması” bakımından nefsin marifeti/bilgisi, Allah’ın tevhidî bilgisiyle bir aradadır. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisinin anlamlarından biri belki de budur.