Allâme Tabâtabâî’nin “nefsi bilmek” bağlamındaki epistemolojik analizinden ve onu nefsin şuhûdî marifetine yönlendiren şeyden, nefsin [sadece epistemolojik açıdan değil] ontolojik açıdan da kendi vücûdî kaynağına bağlılığın ve ihtiyacın kendisi olduğu çıkarsanmaktadır. Bu durum söz konusu hakikatin inceliklerinden/ayrıntılarından sayılmaktadır. Nitekim başka bir yerde de bu yaklaşımı epistemolojik ve ontolojik açıdan ele almıştır. Kendisine “Nefsini bilen Rabbini bilir”[60] hadisi esas alınarak sorulan “nefsi bilmek ile Rabbi bilmek arasında ne gibi bir ilişkinin olduğu” sorusuna şu cevabı vermiştir:
“Hatırladığım kadarıyla bu rivayet için zikredilen on iki anlamdan hiçbiri onun tam/gerçek anlamını yansıtmamaktadır. Fakat ‘fakr’ yoluyla dikkat çekilen anlamı rivayetin zahirî anlamı olarak kabul etmek ve nefsi bilmek ile Rabbi bilmek arasındaki ilişkinin bu yolda (yani “fakr” yolunda) olduğunu çıkarsamak mümkündür. Nefs Hakk Teâlâ’nın malûlü (sonucu) olan bir varlık olup, O’nun karşısında hiçbir bağımsızlığa sahip değildir. Sahip olduğu her şey Allah’tandır. Ve böyle bir varlığı müşahede etmek Hakk’ın müşahedesi olmaksızın mümkün değildir.”
Dolayısıyla vücûdî fakrı bilmek ve kendi melekûtunu şuhûd etmek insanı hakikatlerin hakikatine, yani Allah’a yönlendirecek, tekvinî ilişkiyi teşriî ilişkiye döndürecektir/taşıyacaktır. Böylelikle o, Allah ile sürekli bir ilişki halinde olacak, O’nun katından varlığın feyzini ve vücûdî kemâlleri kesp edecektir. Keza Allâme Tabâtabâî enfüsî ve şuhûdî bilgiyi geniş bir şekilde açıkladıktan sonra şunları yazmıştır:
“İnsan nefsiyle meşgul olduğunda ve geriye kalan her şeyden kendini kopardığında Rabbine yönelecektir. Bundan sonrasında Rabbinin bir aracının aracılığı olmaksızın marifeti ve bir sebebin sebeplendirmesi olmaksızın ilmi vardır. Diğer her şeyden koptuğunda perdeler ortadan kalkacak, bu sırada (kendi) nefsinden azamet ve Kibriyânın sahasını müşahede edince hayrete düşecektir ki, bu sonuncusu Allah’ı Allah ile bilmek (marifetullahi bi’l-lâh) olarak adlandırılmıştır.”[61]
Kendini makul ve açık bir şekilde açıklayan/yorumlayan insan marifetullaha en yüce vücûdî derecede yaklaşmış, kendinden Allah’a bir köprü kurmuş, nefsini ortadan kaldırmış ve Allah’ı gösteren bir ayna olmuştur. Cânân ruhunun kadehine/aynasına tecelli etmiştir. Melekûtun bu tür bir şuhûdu, en tatlı ve en güzel melekût şuhûdudur.
Eğer insan bu tür bir enfüsî bilgiden âfâkî marifete yol bulursa, varlığının dışındaki âfâkın melekûtunun şuhûduna da erişecek, böylece Alevî mektebin öğrencisi olacaktır. Nitekim Ali de (a.s) şöyle buyurmuştur: “Rabbimin izniyle melekûtu gördüm. Ne öncemde ne sonramda benden hiçbir şey gizli/gaip olmadı.”[62] Yine o şöyle buyurmuştur: “Ey münezzeh olan Rabbim! Yarattıklarından gördüklerim ne kadar azametli, fakat Senin kudretin karşısında tüm azametler (büyüklükler) ne kadar da küçük… Melekûtundan gördüklerimiz ne kadar da şaşırtıcı!”[63] Cevâdî Âmulî’nin ifadesiyle, “Manaya bakmak hissî değil, aklî bakıştır.”[64]
Allâme bir başka epistemolojik-rasyonel önermesinde şunları söylemektedir:
Enfüs âyetlerine bakmanın en kıymetli bakış olduğu tespit edilmiştir. Çünkü o, marifetin [bu bilgi türünün] araştırılmasıyla elde edilmiş bir sonuçtur. Bu nedenle onu özel bir bilgiden ziyade iki bilgi [türünün] en faydalısı olarak görmekteyiz [görmek yerinde olur]. Bunun nedeni de halkın genelinin buna ulaşmaktan aciz oluşudur. Kitap, Sünnet ve tâhirlerin [Masumların (a.s)] sireti Allah’a âfâkî bir bakış açısıyla bakan mü’minleri makbul görmek konusunda mutabıktırlar. Bu, inananlar arasındaki ortak görüştür. Çünkü her iki yol da faydalıdır. Ancak nefs yolundaki fayda daha büyük ve fazladır.[65]
Dolayısıyla buraya kadar zikredilenlerden enfüsî âyetlerde seyre çıkmanın ve bunlara nazar etmenin âfâkî seyirden daha hoş ve kıymetli olduğu anlaşılmaktadır. Sonucu hakiki bir marifet ve marifetin hakikati olan tek seyir enfüsî seyirdir. Bu sonuç/anlam, Emîrü’l-mü’minîn Ali’nin (a.s) mezkûr buyruğuyla da (“Nefsi bilmek âfâkî bilgiden daha faydalıdır”) bir çelişki arz etmemektedir. Zira İmam’ın (a.s) nefsi bilmeyi diğer marifet türünden daha önemli bilmesi ve hakikate ve Allah’a ulaşmanın tek yolunun bu (enfüsî) seyir olmadığını bildirmesi genelin fikrî düzeyinin bu seyrin gerçek anlamını kavrayabilecek kadar yüksek olmadığına dikkat çekmek içindi. İnsanların geneli Allah’ı âfâkî yolla tanıyabilmektedirler. Bizzat Kur’ân-ı Kerîm’in kendisi, Allah Resûlü’nün (s.a.a) sünneti ve Ehlibeyt’in (tahirlerin) sireti bu yolu makbul görmüştür. [Bu kaynaklar] imanını âfâkî yolla kesp eden birinin imanını kabul ederken, geneli bu yolu [enfüsî yol] izlemek konusunda mecbur kılmamıştır. Bu nazar ve seyir şeriata bağlı mü’minler arasında oldukça yaygındır. Dolayısıyla âfâkî seyir ile enfüsî seyrin her ikisi de faydalıdır. Ancak ikincisinin faydası daha fazla ve tamdır.[66]