Acaba Allah’ı bilmenin bir yolu olan marifet-i nefs (nefsi bilme) âyetleri “innî” burhana mı dayanmaktadırlar, yoksa “limmî” burhana mı? Cevâdî Âmulî konuyla ilgili olarak şunları yazmıştır: “Hikmet-i Müteâliye’ye mutabık olan, bu bilginin limmî burhan şeklinde olup, illetten malûle doğru bir seyir izlediğidir. Makbul ve doğru olan görüş de budur.” Sonrasında konuyu bir dipnotla şu şekilde açıklamıştır: “İnsanın hüviyeti ve hakikati tıpkı diğer imkânî varlıklar gibi, ‘bağı olan’ bir varlık değil, ‘bağlı’ (râbıt) bir varlık olmaktır. Nerede kaldı ki, nefsî ve şuhûdî olabilsin… Bağlı (râbıt) varlık merbutun ileyhin şuhûdundan sonra gelir. Çünkü nefsî olan merbutun ileyh bu râbıt için mukavvim mesabesindedir. Nasıl ki mütekavvimin sahih bilgisi mukavvimin doğru bilgisi olmaksızın mümkün değilse, râbıtın şuhûdu da merbutun ileyhin şuhûdu olmaksızın mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla insanî hüviyetin merbutun ileyhi olan ve onun (insanın) vücûdî mukavvimi sayılan Bir ve Yegâne Allah bilinmeden nefsi bilmek mümkün değildir. Bu bilgi husûlî değil şuhûdî olduğundan ve kavramsal ve mantıksal bir burhanın hükümlerini taşımadığından, öncelik ve sonralık bakımından Allah’ın tevhidî bilgisi nefsin huzûrî bilgisinden önce gelecektir. Bu açıdan o [seyir itibariyle] limmî burhana benzer. Dolayısıyla nefsin bilgisiyle kastedilen, onun husûlî bilgisi ve “ben”im var olup olmamam değildir. Bilakis nefsi huzûrî bir bilgiyle bilmek ya da şuhûd etmektir. Zatın müstakil varlığa bağlılığı bu şekildedir. Bu durumda onun (insanın) merbutun ileyhi olan Allah kesinlikle şahsın şuhûdu ölçüsünce meşhud olabilecektir. Kendini/nefsini huzûrî bilgiyle bilmek de nefsini bulmanın/idrak etmenin kendisidir. O halde nefsin şuhûdu Rabb ile olan bağın şuhûdu demektir ve vücûdî fakra ve nefsî muhtaçlığa buradan ulaşılmaktadır. Keza “Ganiyyun Hamîd” de –Vâcib-i Teâlâ için Ganilik ve bağımsızlık Vâcib’in zatının kendisidir– bu şekilde müşahede edilir…
Allâme Tabâtabâî “Ey insanlar! Sizler, Allah’a muhtaçsınız. Allah ise Gani’dir (zengin, ihtiyacı olmayan), Hamîd’dir (hamdedilen)”[69] âyetinin tefsirinde şunları yazmıştır:
Yoksulluğun sarayı onlarda, zenginliğin sarayı ise O’ndadır. Dolayısıyla bütün zenginlik O’ndadır. Varlık ve fakr iki varlıksal (vicdânî) olgu olup, birbirlerinin zıddıdırlar. Dolayısıyla “mevzu”larından kaldırılamazlar. Önceki saray başka bir sarayı gerektirmiştir ki, bu saray onlarda fakirlik sarayı iken, O’nda zenginlik sarayıdır. Onlar için fakirlikten başka bir şey yoktur; O’nun için ise zenginlikten başka bir şey yoktur. Onları bizatihi ortadan kaldırma kudreti sadece Allah’a aittir. Onlar zatları itibariyle O’na muhtaçken, O onlardan müstağnidir. Onlar için O’ndan müstağni olmak gibi bir durum söz konusu değildir.
Hakk Teâlâ’nın onlardan müstağni olmasının, onların ise O’na muhtaç olmasının ölçütü; onların Hâlık’ı ve işlerinin müdebbiri olmasıdır. Buna onların fakrını, kendisinin ise zenginliğini beyan ederken kullandığı lafz-ı celil de işaret etmektedir. Mezkûr lafızlar O’nun yaratmasına ve tedbirine işaret etmektedirler. “Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir toplum getirir.”[70] Yine “Hamîd” ismiyle vasıflandırılması, yaratma ve yönetme fiilleri hasebiyle övgüye layık olmasındandır.
Sözün/âyetin anlamı şu ifadeye dönmektedir: “Ey insanlar! Sizler mahlûk ve yönetilen olmanız hasebiyle Allah’a muhtaçsınız. Tüm yoksunluklar ve istekler sizdedir. Allah ise Hâlık ve Müdebbir olması hasebiyle Gani’dir (zengindir). O’ndan başka Gani yoktur.[71]
Dolayısıyla ilk olarak; mutlak fakr ve salt ihtiyaç/muhtaçlık insana mahsus iken, mutlak ihtiyaçsızlık ve salt zenginlik Allah’a mahsustur. İkinci olarak insanlar bu fakr ve muhtaçlıktan başka hiçbir şeye sahip değillerdir. Allah ise mutl