Sözünü ettiğimiz bu anlam, ıstılahî açıdan hakikatin teşkikî birliği olarak adlandırılmaktadır. Bu üç temel nazariyenin sübutu (vücûdun hakikatinin asıl, bir (vahid) ve dereceli oluşu) varlık âleminin tasavvurunu içinde bulunduğu tüm derecelerle birlikte tamamen değiştirmektedir. Filozofa göre, ilk etapta varlık âleminin birbiriyle aslî bir bağlantısı olmayan, birbirine yabancı ve biri diğerinden ayrı, süreksiz bir mahiyetler (özler) zincirinden oluştuğu şeklindeki [yanlış] düşünce tamamen ortadan kalkmış, bunun yerine vücûdun nurî hakikati zuhur etmiştir. Öyle ki o, vahdet niteliğiyle; gönderme, mutlak olma ve kuşatma gibi özellikleriyle vüsat bulmuş, farklı dereceler ve mertebelerle –ki kemâlin ihtilafında (farklılığında) birleşen– zuhur etmiştir. Bunlar birbirlerinden farklı olmakla birlikte, birbirleriyle bağlantılıdırlar da.
Varlık âlemi metaforik açıdan sonsuz bir ışık ortamı gibidir. Öyle ki mezkûr ışığın odağı kendi sonsuz gücüyle, bu ortamın kalbinde (merkezinde) zaman ve mekânla ilişkisiz bir biçimde yer almış ve ışıklarını sürekli olarak aksettirmiştir. Kendi konumlarında yer alan bu akisler, söz konusu merkeze yakınlık ve uzaklıkları nispetinde farklı mertebeler, hükümler ve etkilerle zuhur etmişlerdir. İşte buradan, varlık âleminin mevcudatından olan bu felsefenin, dünyanın birbirinden ayrı ve dağınık bir dizi mahiyetten oluştuğunu varsayan, her bir olguya bağımsız bir gözle/bakış açısıyla bakan diğer felsefelerden –konunun ele alınış biçimi bakımından– temel farkı net bir şekilde anlaşılmış olacaktır. İlaveten bu araştırma yöntemiyle birlikte, düzensiz ve dağınık araştırmalarla asla ulaşılamayan, hatta tasavvuru mümkün dahi olmayan ve ispatları için bir çözüm yolu bulunamayan pek çok temel ve derin mesele keşfedilmiş olacaktır.
Bu felsefî yöntemin ortaya çıkışı, zevk ile burhan arasında [seyreden] felsefî konularda bir iyileşme sağlamıştır. Yani o, bir dizi zevkî meseleyi burhan yoluyla aydınlığa kavuşturmuştur. Salt keşif yoluyla ulaşılmalarının hemen ardından bunlara burhanlar sunulmuş; böylece ilgili konular burhanların mahsulü olan felsefî meseleler içinde de kendilerine yer bulmuşlardır. Netice itibariyle Yunan felsefesinde ve Helenistik dönemde en fazla iki yüzü bulan felsefî problemlerin sayısı bu yöntemle birlikte yaklaşık yedi yüzü bulmuştur.
Sadru’l-Müteellihîn bu üç temel meseleyi tastamam açıkladıktan sonra vücûdun genişlik gibi özelliklerini ve selbî hükümlerini bazı genel kısımlara/alt başlıklara ayırmıştır:
- Vücûdun Dışsal (Nesnel) ve Zihinsel (Öznel) Olarak Taksimi: Burada tasavvurî ve tasdikî ilimlerin hakikatlerini, mahiyetlerin ve kavramların zihindeki oluşumlarını ve varoluş biçimlerini açıklamıştır.
- Vücûdun Bağımlı (Râbıt) ve Bağımsız (Müstakil) Olarak Taksimi: Burada varlıklar iki belirgin kısma ayrılmışlardır. Ne zatlarında ne de zatlarının eserlerinin hükümlerinde bir bağımsızlığı olan bu bağımlı (râbıt) varlıklar [mezkûr yönleriyle] karşılarında yer alan bağımsız varlıklardan ayrılmaktadırlar. Bu sınıflandırmanın olumlu sonuçlarından biri imkânî varlıkların Vâcib’in varlığına nispetle bağımlı ve nisbî varlıklar olmalarıdır. Öyle ki onların zatta ve eserlerde hiçbir bağımsızlıkları yoktur. Kendilerinde müşahede edilen her türlü bağımsızlık [gerçekte] Vâcib’e (Zorunlu Varlık) aittir.
- Vücûdun “Kendisi İçin” (li-zâtihi) ve “Başkası İçin” (li-gayrihi) Şeklindeki Taksimi: “Kendisi ve başkası için”lik şeklindeki taksimle birlikte vücûdun hakikati ve anlamı kendisi dışındakilerin özelliklerinden ve niteliklerinden ayrışacaktır. Sadru’l-Müteellihîn’den öncesinde [vücûdla ilgili] bu üç taksime rastlanmış değildir.
- Vücûdun Vâcib (Zorunlu Varlık) ve Mümkin (Mümkün Varlık) Olarak Taksimi: Bu taksimde Vâcib’in ve mümkinin özelliklerinden tahkikî olarak söz edilmiştir.
- Mahiyet (Öz) Konusu: Gerçekte bu taksim, “mümkün varlık” konusunun bir devamı niteliğindedir. Burada mahiyetin cins, fasıl ve/ya bunların dışındaki şeylere bölünmesinden ve diğer bazı özelliklerinden söz edilmektedir. Sadru’l-Müteellihîn bu sınıflandırmada erbâb-ı envâ‘ (idea) ve bunların ispatıyla ilgili olarak doyurucu açıklamalarda bulunmuştur.
- Vücûdun Vâhid (Bir) ve Kesîr (Çok) Olarak Taksimi ve Bunların Özellikleri
- Vücûdun İllet (Neden) ve Malûl (Sonuç) Olarak Taksimi ve Bunların Kısımları ve Özellikleri
- Vücûdun Bilkuvve ve Bilfiil Olarak Taksimi
Varlıklar bu taksimle birlikte iki gruba ayrılmaktadırlar: Bilfiil varlık, mevcudiyetinde tam ve kâmil, vücûdî eserlerinde ise zahir ve sabit olan varlıktır. Tıpkı “insan” türünün kâmil bir bireyinin zaruri olarak insan olması ve ondan insanî etkilerin zuhur etmesi gibi… Bilkuvve varlık ise özel/belirli mevcudiyetin imkânının bir sonucudur ve henüz zorunlu etkileri zahir olmamıştır. Örneğin insanın nutfedeki (nutfe maddesindeki) varlığı fiilî olarak nutfe olsa da, kuvve olarak insandır. Bu açıdan henüz insan olmanın zorunlu etkilerine sahip değildir. Kadim filozoflar bir şeyin dışarıya çıkmasını iki şekilde tasavvur etmişlerdi: