Üçüncü Yol; Tek mezhebin tercih edilmesi. Bu öneriyi sunanlar şöyle derler; Her mezhebin uleması kendi mezheplerinin hak olduğunu ve diğer mezhep müntesiplerinin gelip kendi mezheplerine katılmaları gerektiğini iddia ederler. Örneğin Şialar der ki; tüm Sünnilerin, Şii olması gerekir, Sünniler de der ki; tüm Şiilerin, Sünni olması gerekir, Zeydiler de “herkesin gelip Zeydi olması gerektiğini” iddia ederler. İşte günümüze kadar ki Müslümanlar arasında yaygın olan düşünce tarzı böyledir ve bütün ihtilaf ve çatışmalar da buradan başlamaktadır. Bundan dolayı Müslümanlar bir araya toplanıp tek bir mezhep etrafında toplanmaya ve diğer mezhepleri terk etmeğe mecburdurlar!
Bu önerinin de karşılık bulması mümkün gözükmüyor. Hiçbir muslihin (ıslahçının) İslamî vahdet adına bütün Müslümanların kendi mezheplerini bırakarak bir tek mezhebi kabul etmeleri çağrısında bulunması, asla bir sonuca ulaştırmaz! Böyle bir durumda, işin ilk başında hemen gürültüler kopup kavgalar başlayacaktır. Zaten günümüze kadar devam eden kavgaların birçoğunun da nedeni budur.
Dördüncü Ve Beşinci Yol; Mezheplerin birleştirilmesi ya da mezhepler arasında serbest seçim. Bu önerinin sahiplerine göre mezheplerin birleştirilmesinden maksat, mezhepler arasındaki ortak olan noktalara ilaveten, mezheplerin kendine has bazı inançlarından da alınıp, onları razı edecek bir tür mezhepler arası barışın sağlanmasını temin etmektir. Örneğin abdestteki ihtilafta Ehl-i Sünnet’in görüşü kabul edilsin, namazın eli bağlı kılınması konusundaysa Şia, Maliki ve İbaziye’nin görüşüne uyularak namaz eli açık bir şekilde kılınsın. Veya bir gün Şia’ya göre bir gün de Sünni’ye göre namaz kılınsın, böylece yavaş yavaş bu ihtilaflı konular önemini yitirecek hale gelene kadar bu eylemler devam etsin.
Bu iki öneri, ilmî dayanaktan yoksun olmaları nedeniyle grafiğe dökülecek durumda değillerdir. Zira her mezhebin kenara bırakamayacağı bir takım ilmî esaslar vardır. Bundan dolayı, her mezhep mensubunun, bağlı olduğu ilmî esası bir kenara bırakıp da bu tür pozisyonlar sergilemesi mezhebine ihanet kabul edileceğinden dolayı mümkün gözükmüyor.
Kanaatimce önerilen en doğru yol, Mısır’ın ünlü el-Ezher Üniversitesi tarafından kurulan “Daru’t-Takrip” (Mezhepleri Yakınlaştırma Kurumu) tarafından yapılan öneridir. Bu kurum, vahdetin esasını, bütün mezhepler arasında ortak olan noktalar üzerine bina etmeyi planlamıştır. İhtilaflı noktalarda da, görüş bildirilmesine karşı değillerdir ve delillere dayalı olduğu takdirde de düşüncelere saygı duyarlar. Ayrıca bütün mezheplerdeki içtihat kapısının açılması üzerinde ciddi bir şekilde durmuşlardır. Yine bu kurum, şayet içtihat kapısı açılır da müçtehitler arasında karşılıklı görüş alışverişine dayalı bir içtihat sistemi geliştirilmiş olursa, birçok problemin kendiliğinden hal olunacağı kanısındalar. Şayet Ehl-i Sünnet uleması içerisinde içtihat kapısı açılmış olursa, herkes en azından karşı tarafın görüşlerinde de doğruluk ihtimali olduğu kanısına varacak ve diğer mezheplerin âlimlerini bu fetva konusunda özürlü kabul edebilecektir!
Söz konusu kurum, dinî ve ilmî boyutunun dışında, Müslümanlar arasındaki ortaklaşa mesuliyet kabul etme duygusunu arttırabilecek ve İslam âleminin tümünü ilgilendiren meseleler üzerinde de durmaktadır. O kurumun bu durumu, Peygamber efendimizin (sav); “Müslümanların problemleri hakkında düşünmeden sabahlayan Müslüman değildir” hadisini Müslüman halklar arasında uygulamaya geçirme çabasındadır.
Sonuç
Buraya kadar yapmış olduğumuz çalışmadan şu sonuçları çıkarabiliriz;
1-Kur’an, üç türlü vahdete davet etmiştir:
a) İnsanlığın vahdeti.
b) Semavi dinlerin vahdeti.
c) Müslümanların kendi aralarındaki vahdeti.
2-Yine yüce kitabımız olan Kur’an-ı Kerim, ümmetin vahdetine hayli ehemmiyet göstermiştir. Düşmanlarına karşı koyabilmek, kendi varlıklarını idame ettirebilmek, izzet ve haysiyet sahibi olabilmek için Müslümanların topyekûn “Allah’ın ipi” diye tabir ettiği bu ilahî kitap etrafında toplanmaları gerektiğini sıkıca vurgulamıştır.
3-Ümmet içerisinde içtihattan kaynaklanan bir takım ihtilafların bulunabileceğine rağmen, bu ihtilafların, temel esaslarda değil de teferruatta bulunmasından ve bunun da gayet tabiî ve doğal olmasından dolayı, ümmetin, temel İslami ilkelerden biri sayılan vahdetine bir halel vermemesi hususunda büyük âlimler görüş beyanlarında bulunmuşlardır.
4-Sünnet de ümmetin vahdetini en üst seviyeden önemsemiştir. Bu konuyla ilgili onlarca hadis ve olaylar, tüm Müslüman fırkaların temel itikadî, fıkhî, ahlakî ve siyer kaynaklarında yer almıştır.