“Aralarında hizipler (gruplar) ayrılığa düştü, yazıklar olsun, zulmedenleredir elemli günün azabı.”
Aslında ümmet grup grup olursa ihtilaf kaçınılmaz olur. Eğer ihtilaf yoksa neden birkaç grup oldular ki?
Kur’an’da “teferruk” (gruplaşma) meselesi çok önemli bir konudur. Kur’an yermek istediği zaman “ahzap” (gruplar) gibi çoğul kavramını kullanır, övmek istediği zaman ise, “hizip”(grup) gibi tekil kavramını kullanır. Örneğin Yüce Allah kendi taraftarlarından bahsederken “Hizbullah”, yani Allah’ın hizbi/grubu diye bahseder. Yani Müslümanların partisi tektir ve o da “Hizbullah” tır. Hizipler ise bir faciadır.
Siyasetin Vahdete Etkisi
Müslümanların siyasî tarihini incelediğimizde; dinin aynısı olan siyaset ve dinin zıddı olan siyaset olmak üzere iki çeşit siyasetin varlığını görmekteyiz. Diğer bir ifadeyle, Resulullah ve seçkin kimi sahabesinin hilafet dönemi siyaseti, dinin aynısı olurken, hilafetin saltanata dönüştürüldüğü dönemlerdeki siyasetlere bakıldığında sultanlar, saltanatlarını korumak için dinin zıddı olan bir siyaset takip etmişlerdir. Ne yazıktır ki 1400 yıllık Müslüman tarihi süreci içerisinde Müslümanların düşüncelerine hâkim olan ve gölge düşüren siyaset de çoğunlukla hep bu türden siyaset olmuş ve ümmet içerisinde çok kötü ve çelişik zihniyetlerin oluşmasına yol açmıştır.
Müslümanların arasındaki ihtilafların çoğunluğu içtihadî ve nazarî meseleler olmasına rağmen, İslam dünyasının çeşitli yerlerinde bulunan ve Müslümanlara hâkim olan birbirine zıt çeşitli siyasetler-ki bu siyasetler genellikle mevcut yönetimlerce üretilmektedir- Müslümanlar arasındaki vahdetin oluşmasına engel oluşturmakta ve yine aralarındaki düşünsel atmosferi de bütünüyle karartmıştır. Artık içtihatlara dayalı farklı görüşlerin aslını ve gerçeğini teşhis etmek oldukça zorlaşmıştır. Çünkü artık görüş ayrılıkları sağlıklı bir ortamda değil, kin ve düşmanlığın hüküm sürdüğü bir ortamda tahlil edilmektedir!
İlk başta tüm Müslümanlara İslamî vahdet hâkimdi. Resulullah’tan (s) kısa bir zaman sonra tedrici bir şekilde ihtilaflar baş gösterdi. Söz konusu bu ihtilaflar daha ziyade siyasî içerikliydi. Sonraları fıkhî ve akidevî meselelere de sirayet etti. Fakat şunu da belirtmemiz gerekir ki siyaset, Müslümanlar arasındaki ihtilaflar hususunda birçok menfi tesirler bırakmasına ve vahdetlerine bir takım darbeler indirmesine rağmen, taraftarları arasında yaratmış olduğu rekabetten dolayı kısmen de olsa aralarında ilmî gelişmelerin oluşmasına katkı da sunmuştur! Daha doğrusu Müslümanların en büyük ilmî sermayeleri, siyasîlerin kendi aralarındaki bu çekişmeleri neticesinde hâsıl olmuştur!
Mezhepleri Yakınlaştırmanın Yolları
İslam mezheplerinin şayet ikinci asırdan sonra ortaya çıktığını kabul edersek, söz konusu mezhepler arasında barışı sağlamanın yolları araştırılmış ve bununla ilgili muslihler (ıslahçılar) tarafından bir takım çözüm yolları önerilmiştir. Elbette bu çözüm önerilerinin birçoğunun pratiğe dökülmesi mümkün gözükmüyor.
Önerilen yollardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
Birinci Yol; Ortak noktalarla yetinip ihtilaflı noktaları terk etmek. Yani tüm mezheplerdeki ortak noktaları alıp, ihtilaflı olan konu ve kaynakları bir kenara bırakmak. Hatta bu konulardan ve kaynaklardan asla bahsetmemek ve unutulmaya terk etmek. Yalnızca ve yalnızca müşterek noktalarla yetinmek!
Bu öneriyi, tarihten ve mezheplerin seyrinden haberi olmayan kimseler sunmuştur. Zira Müslümanlardan bir kısmı sahih olduğunu kabul ettikleri bir takım hadislerle amel ettikleri gibi, kabul etmedikleri karşı mezhepteki Müslümanlar da sahih olarak kabul ettikleri hadisler ile amel etmekteler. Bunların kendince ve onların da kendince sahih olarak kabul ettikleri hadislerden el çekmeleri doğru bir davranış değildir. Bu davranışla İslamî vahdeti oluşturmak, mezheplerin yakınlaştırılmasını gerçekleştirmek ve Müslümanların durumlarını ıslah etmek mümkün gözükmemektedir!
İkinci Yol; Selefiye Mektebi: Bu mektep, çok eski geçmişi olan (yaklaşık bin yıl) ve günümüzde de bazı ehl-i sünnet âlimleri tarafından savunulan bir ekolün adıdır.
“Selefiye”, geçmişte yaşamış “salihler” anlamındadır. Bu salihlerden maksat, Hz. Peygamber (s.a.v) in sahabesi ve onların tabileridir. Bu yolu teklif edenler şöyle derler; “Mezhepler ortaya çıkmadan önce Müslümanlar ne yapıyorlardıysa ve hangi itikadi ve ameli usule inanıyor ve onlara göre amel ediyorlardıysa, işte biz de o usulü alalım ve ondan sonrakileri kenara bırakalım!”
Sunulan bu öneri ilmî bir boyut kazanmış ve geçmişten beri de Müslümanlar arasında kendine taraftar da toplamıştır. Bu akımın temelini atanın Ahmed b. Hanbel (241 h.) olma ihtimali vardır. Elbette onun amacı mezhepleri ortadan kaldırmaktı, fakat sonraları kendi yöntemi de bir mezhep halini aldı. Bu gün bu düşüncenin arkasında duran güç, Suudilerdir ve bu akım “ Vahhabilik” olarak tanınmaktadır. Müslümanların kahır çoğunluğu bu görüşü reddetmekte ve kendilerince makul gerekçeler sunmaktadırlar.