2- İslam Ümmetinin Vahdet Düşüncesi

04 December 2025 38 dk okuma 9 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 5 / 9

Böylece diyebiliriz ki dinî meselelerin çoğu içtihadî meselelerdir. Zaruri ve kesin olanlar ise, çoğunlukla genel şeylerdir. Örneğin Kur’an’da geçtiği üzere, Allah’ın kemal, cemal ve celal sıfatlarının olması gibi. Ama acaba bu sıfat zatının aynı mı, değil mi, gibi ayrıntılara girildiği zaman mesele içtihadî olur ve normal halk onu anlamaz. Zaten anlamaları da gerekmez. Bu, ihtisasî bir iş olur ve uzman âlimlerin oturup bu gibi meseleleri görüşüp tartışmaları gerekir. Mesele kesin ve zaruri olmadığı için de, ondaki görüş farklılıkları delile dayanarak onu kabul veya reddetmek, İslam ve küfür ölçüsü olmaz, tartışan iki taraftan birisinin İslam’dan çıkmasına sebep sayılmaz. Çünkü bu gibi tartışma ve bahisler hoşgörülü ve taassuptan uzak bir ortamda yapılırsa, hatta mezheplerin yakınlaşmasına bile vesile olur.

İslam’ın ilk zamanlarında ya hiç söz konusu olmayan ya da olmuşsa da üzerinde pek durulmayan meselelerin genelde hükümleri kesin olarak bilinmemekte olup asırlar boyu İslam âlimleri tarafından incelenmiş ve o konular hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Biz bu görüş ayrılıklarını ret olunan ve yerilen ihtilaflar olarak kabul etmiyoruz. Evet, eğer bir müçtehit, içtihadında kusur edip, bilerek falan yere müracaat etmezse veya sahih bir rivayeti bilerek umursamazsa, suçlu ve Allah indinde sorumlu olur. Ama eğer olanca gücüyle çalışır zahmet çeker, ders okur, çeşitli müçtehit ve üstatlardan ders alır, çeşitli ilim merkezlerini görür ve herhangi bir meselede ister kendi mezhebine ister diğer mezheplere mensup müçtehitlerin görüşlerini delilleriyle birlikte mütalaa eder de daha sonra bir neticeye varırsa, o zaman bu neticeyi kabul etmek zorundadır. Yani o görüş onu ve takip edenlerini bağlar ve Allah indinde de sorumlu olur. Fakat bu, müçtehidin ulaştığı her hükmün hakikatin aynısı olduğu anlamına gelmez. Hakikate uygun olabilir de olmayabilir de, müçtehit ise her iki durumda mükâfatlandırılır.

Konuyu şöyle tamamlayabiliriz; Kur’an Müslümanlara birçok ayette düşünmeyi ve tefekkürde bulunmayı emreder. Şayet bunu emrediyorsa, onun sonucunu da kabul etmiş olur. Çünkü tefekkür ve düşünmenin sonucu, görüş ayrılıklarıdır. Bir grup insanı düşününüz ki çeşitli dini merkezlerde ve çeşitli üstatların nezdinde ders okumuş, icazet almışlardır. Bunların tümünün her hangi bir konu hususunda ortak bir görüş belirtmeleri ve aynı sonuca varmaları gerekmez. Tabi ki onların tümü, olanca güçleriyle o konu hususunda çalışma mecburiyetindedirler, fakat şayet ortak bir sonuca ulaşamazlarsa, o takdirde herkesin görüşü kendisi için saygın olur.

Özetlersek; İslam’da tefekkür, düşünme ve tefekkuha emir olduğu için içtihat da vardır. Yine her konuda birçok delil ve hadisler de vardır. Âlimlerin de algı ve anlayış kapasiteleri farklı olduğu için o ayet, hadis ve delilleri algıları ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırmaları da farklı olacaktır. Bundan dolayı herkesin de kesin bir sonuca ulaşması mümkün olmayacaktır. Vardıkları çeşitli sonuçlar onların kendilerini ve takipçilerini bağlayacaktır. Bu sonuçlar, hakikatte Allah’ın hükmüne muhalif olsa da, o müçtehitler iyi niyetli ve hakkı ortaya koymak için gayret sarf ettiklerinden dolayı Allah katında mazurdurlar. Bu bilinç ve şuur ile hareket edildiği taktirde, içtihatların farklı oluşu ümmetin vahdetine asla mani olmayacaktır.

Sünnet’in Ümmetin Vahdetine Bakışı

İslam Peygamberi (s.a.v) Mekke’de on üç yıl tevhidin mücadelesini vermiş, Medine’ye gelince de tevhit esasları üzerinde vahdetin oluşması için yoğun bir çaba içerisine girmiştir. Bir taraftan eylemsel olarak kabileleri kabilelerle; fertleri fertlerle kardeş yaparken, diğer taraftan da bu durumun sonsuza dek devam etmesi için hem rabbinden vahiyler almış hem kendisi o vahiyleri ameli ve sözlü sünnetlere dökmüş ve hem de gündelik hayatımızda hissedilmesi için bunu getirmiş beş vakit cemaat namazı, haftalık cuma namazı ve yılda iki kez bayram namazı şeklindeki ibadetler içerisine yerleştirmiştir. Yine bunun pratiğe dökülmesi için mekânsal anlamda da mescitler yapmış ve halkı buna teşvik etmiştir.

Sünnetin, ümmetin vahdetine bakışı ile ilgili birçok hadisler söz konusudur, fakat bizler numune babından onlardan bazılarını aktarmaya çalışacağız; Konuyla ilgili hadislerde şöyle buyuruluyor:

1-“Sizden biriniz kendisi için sevdiğini mümin kardeşi için sevmedikçe gerçek mümin olamaz.”

2-“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez. Üç defa kalbine işaret ederek takva şuradadır. Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslümanın namusu, kanı, malı ve onuru Müslümana haramdır.”

3-“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zalimlere de) teslim etmez. Kim, din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir.”

4-“Müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helal değildir”.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar