Bu şekilde konuyu üç bölüm üzerinden devam ettireceğiz: Birinci ve üçüncü bölümde Mehdeviyet felsefesi ve intizârın gerekliliği ile intizârın neticeleri konularını işleyecek, intizârın nedenselliğinden bahsedeceğiz. İkinci bölümde de intizârın şekli ve bizim vazifemizin niteliği hususunu işleyeceğiz.
1. Bölüm: Mehdeviyet Felsefesi ve İntizârın Gerekliliği
İslâmî felsefede had ve burhan telâzümü kaidesi denen bir kaide vardır. Bu kaideye göre bir mesele için sunulan her türlü burhan, ondan daha iyisiyle sonuçlanacaktır veya tam tersi. (İbrahimî Dînânî, 1372: c. 3, s. 240-249). Bizim bahsimiz de işte bu yönteme dayalıdır. Yani eğer Mehdeviyet’e dair münasip bir bilgi edinmek istersek, bunun bir yolu Mehdeviyet zaruretini gerektiren sebepleri incelemektir. Öyle görünüyor ki evrensel vaadin zaruretine dair en önemli delil, hilkat felsefesi de olan, enbiyanın bi’set felsefesinin ta kendisidir (Mutahharî, 1372, s. 69-73). Hilkat felsefesi ibadet ve ubudiyettir. Ubudiyetin hakikati de Allah’a yakınlaşmadır. Kur’an-ı Kerim’deki çeşitli ayetlere göre bi’set felsefesi de tevhid ve toplumsal adalet olarak tanıtılmıştır. Şehid Mutahharî’nin şerhine göre, adalet de tevhid içindir (a.e., s. 74-85). Vaat edilen evrensel kıyamın en önemli gerekliliği, yeryüzünü adaletle doldurmaktır ama daha önce söylendiği gibi eğer kâmil adalet ahirette gerçekleşecekse, neden dünyada da gerçekleşmesi için uğraşılmaktadır? Bu sorunun cevabı, bizim insana, adalete ve ahirete bakışımıza bağlıdır. Birkaç maddede bunu açıklayalım:
1. Yaratılış Düzeninde İnsanın Konumu
Kur’an-ı Kerim’e göre insan yeryüzüne, yeryüzünde kalmak için gelmedi. Allah’a doğru ilerleyeceği yolu kat etmek ve kendisine layık olan Allah’ın halifesi makamına ulaşmak için, yani Allah’ın sıfatlarına mazhar olmak için geldi. İnsan, meleklerin zannettiği gibi yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan dökecek bir varlık değildir. Aksine varlık sikkesinin diğer yüzü vardır ve bu, onun yaratılış felsefesidir. Hakikatte insanda asil olan şey, onun varlığındaki yüce değerlerdir (a.e., s. 52-54).
2. Fıtrat Esası
Önceki konu dikkate alınırsa, insan yalnızca dış etkenlerin etkisi altında kalan nötr bir varlık değildir. Aksine kendi zâtında gerçek bir şahsiyeti ve kemâle doğru hakiki bir yönelişi vardır. Bu yöneliş, onun varlığının temel felsefesidir ve üzerine sermaye koyulabilecek bir şeydir (Mutahharî, 1375). Bu ilk sermaye o kadar önemlidir ki her türlü bâtılın varlığı, tamamen bu hak sermayenin bir cüz'üdür. Âlemde salt bâtıl yoktur, bütün bâtıllar haktaki ifrat ve tefrit neticesinde ortaya çıkar; müstakil bir hüviyetleri yoktur (Mutahharî, 1372 b, s. 35-37). Diğer bir deyişle insan, dış etkenlerin etkisi altında kalarak dolacak salt boş bir kap değildir. Aksine onun yapısında bir görüşler ve eğilimler silsilesinin tohumları gizlidir ve bu sebeple insanın “eğitilmesi” gerekir; yapay bir madde gibi “yapılması” değil (Mutahharî, 1371: s. 35).
3. Birey Ve Toplum İlişkisi
İslâm’da hem bireyin asaleti vardır, hem de toplumun. İslâm’a göre (toplumun sadece kurumsal bir yapı olarak görülmemesi için) ne salt bireyin asaleti vardır, (bireyin kimlik sahibi olmasına engel olmaması için de) ne salt toplumun asaleti vardır. Aksine şöyle söylemek gerekir:
Her biri fıtrî bir sermayeyle ve tabiattan aldıkları bir sermayeyle toplumsal hayata dâhil olan bireyler, ruhen birbirleriyle kaynaşmakta ve bu şekilde toplumsal ruh diye tabir edilen yeni bir ruhsal hüviyete sahip olmaktadırlar. Bu bileşim, benzeri bulunmayan bir tür kendine has doğal bileşimdir. Bu bileşim, cüzlerin birbiri üzerindeki aynî etkisi ve etkileşimiyle birbirlerinin aynî değişimine sebep olmaları ve cüzlerin yeni bir hüviyete kavuşmaları yönünden tabiî ve aynî bir bileşimdir. Ancak “küll” ve birleşik olma yönünden bir “tek gerçek” olmadığından diğer tabiî bileşiklerden farklıdır. Yani diğer tabiî bileşiklerde bileşim, hakikî bileşimdir. Zira cüzlerin birbirleri üzerinde gerçek etkisi ve etkileşimi vardır; bireylerin hüviyeti, başka bir hüviyete dönüşür ve bileşik de bir “tek gerçek”tir. Yani salt tek bir hüviyet vardır ve cüzlerin kesreti, küllün vahdetine dönüşmüştür. Ancak birey ve toplum bileşiminde bileşim, gerçek bileşimdir. Zira gerçek etki ve etkileşim ve gerçek fiil ve infiâl meydana gelir. Toplumun bireylerinden ibaret olan bileşim cüzleri de yeni bir hüviyete ve surete kavuşurlar ama hiçbir şekilde kesret vahdete dönüşmez; kesretlerin, içerisinde eriyip kaynaştığı tek gerçek unvanıyla “ekmel insan” yoktur. Ekmel insan, birey topluluğunun ta kendisidir ve soyut bir varlığa sahiptir (Mutahharî, 1374, s. 26-27).
Bununla beraber bireyin birey olarak saadetinin tahakkuku, toplumun toplum olarak saadetinin tahakkukunu gerektirmez. Çünkü ikisinin de asaleti vardır. İnsanın gerçekten saadete ulaştığının söylenebilmesi için, bireysel saadetine ilaveten toplum saadetinin de tahakkuk etmesi gerekir.
4. Dünya ve Ahiret İlişkisi