4- Üstad Mutahharî’nin Düşüncesinde Mehdeviyet ve İntizâr

04 December 2025 36 dk okuma 8 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 3 / 8

Ahiret dünyanın bâtınıdır. Şu anlamda ki ahiret âlemi, dünya zamanının sona ermesinden sonra başlayacak olan tamamen müstakil bir âlem değildir. Eğer ayetlere ve rivayetlere derinlemesine bakılacak olunursa ahiretin, dünyanın bâtınında olduğu anlaşılacaktır. Öyleyse ahiret cezası, ne kararlaştırılmış bir cezadır, ne de dünya amelleri ile sebep-sonuç ilişkisi vardır. Aksine ahiret cezası, dünyadaki amellerimizin bâtınının ortaya çıkmasıdır (Mutahharî, 1373 a, s. 201 ve 1373 b, s. 30-32). Öyleyse şöyle denilebilir:

Ahiret saadeti, dünya saadetinin bâtınî ve hakikî tecellisidir. Kur’an-ı Kerim tabiriyle, Allah’ı anmaktan gâfil olan bir insan, çeşitli refah imkânlarına sahip olsa bile yine de hayatı zor ve nahoştur. Buna karşın Allah’ın evliyâ kulları, görünüşte ne kadar sıkıntı ve zorluk içinde olsalar da kâmil bir huzur ve sükûnet içerisindedirler. Bu şekilde, kıyamette hakikî adaletin gerçekleşebilmesi için, dünyada hem bireysel, hem de toplumsal açıdan kemâle ulaşmış insanın olması gerekir.

5. İnsanî Kemâl Türleri

İnsanın hayatındaki amellerini dört irtibat açısından incelemek mümkündür: Onun kendisiyle, Allah’la, diğer insanlarla ve tabiatla olan irtibatı. Ancak daha dakik bir yaklaşımla bu dört irtibatın, iki irtibata döndüğünü söyleyebiliriz: Allah’la irtibat ve diğerleriyle irtibat.

İnsanın kemâlinin Allah’la olan irtibatıyla sözkonusu edilmesi gibi, insanların birbirleriyle irtibatı da insanın kemâle ulaşması bahsinde incelenebilir. Buna göre şöyle söylenebilir:

Son Peygamber (saa) bireysel açıdan tüm insanî kemâl mertebelerini geçmiş olmasına rağmen henüz insan, kendi kemâl mertebelerinin tümünü aşamamıştır. Zira bu kemâl mertebelerini toplumsal açıdan da geçmek gerekir. Elbette bu, Peygamber’in (saa) makamına ait bir eksiklik değildir, henüz toplum kemâlini gerçekleştirmeye hazır olmayan tüm insanlara ait bir eksikliktir. Diğer bir deyişle bireyden ayrı olarak toplumun da asaleti olduğu dikkate alınırsa, toplumun kemâle ulaşması da söz konusudur ve bu kemâle ulaşma insanî âlemde gerçekleşmelidir. Belki ric‘atin felsefesi de budur.

Nasıl ki bireysel açıdan Allah’ın insan için dikkate aldığı Allah’ın halifesi makamının tahakkuku için bu makamın gerçekleşeceği bir insanın olması gerekiyorsa, toplumsal açıdan Allah’ın halifeliği makamının tahakkuku için dünyada kâmil bir toplumun olması gerekir. İlginç olan, insanın bireysel açıdan cismî olarak ortaya çıkması ve ruhen bekâ bulması gibi (Sadru’l-Müte’ellihîn Şîrâzî, 1410: c. 8, s. 347), toplumsal açıdan da hareket seyrinin iktisadî yapılardan başlaması ve kültürel yapılarla sonlanmasıdır.

İnsan, tekâmülünün çok yönlü olmasının neticesinde, zamanla doğal ve toplumsal çevresine bağlılığını azaltmış ve bir şekilde akide ile imana bağlılıkla eşit olan özgürlüğünü artırmıştır. Gelecekte de tam bir manevî özgürlüğe kavuşacaktır (Mutahharî, 1371, s. 37).

Beşerin maddî tabiata, iktisadî şartlara, bireysel ve toplu menfaatlere esaretten özgürlüğe doğru tekâmül seyri ve bir hedef, bir yol üzerinde olması, imanın ve ideolojinin daha fazla hâkimiyeti ve asaletiyle oldu ve şimdi de öyledir. İlkel beşerin iradesi daha çok doğal çevresinin, toplumsal muhitinin ve hayvanî tabiatının tesiri altında şekillenmiştir. Ancak gelişmiş beşerin iradesi kültürel tekâmül, bakış açısının gelişmesi ve ileri ideolojilere eğilim sayesinde zamanla doğal ve toplumsal çevreye ve de hayvanî içgüdülere esaretten kurtularak özgürleşmiş ve hatta bu etkenleri kontrol altına alabilmiştir (Mutahharî, 1371: s. 48 ve 49).

6. İslamî Ülkülerin Hakikî Olması

İslamî öğretilere dair önemli bir nokta, İslam’da söz konusu edilen bütün ülkülerin hakikî, aynî ve ulaşılabilir olmasıdır. Son yüzyıllarda Batı dünyasında ortaya çıkan yeni ekoller ve sunulan ülküler, genel olarak kendi ülkülerinin bir tür ideal olduğunu itiraf etmişlerdir. Bu ideallere ulaşmak için ettikleri tavsiyeler de yöntemsel bir tavsiye değildir. Yani her ne kadar sonunda o ülküye ulaşamayacak olsanız da imkân dâhilinde o yönde ilerlemeye çalışın. Gerçekte onların “Medîne-i Fâzıla”ları ütopik değildir. Ülkü ve ideal kelimeleri anlamdaş kelimelerdir. İdeal kelimesinin sözlükteki tanımlarından biri “sadece zihinde ve zihin için mevcut olan”dır. Ancak İslâmî ülküler bu anlamıyla salt ideal ve hayalî değildir. İslam insanın Allah’ın halifesi sınırına ulaşmasını ister ve her şeyden önce bunun örneğini (Resulullah ve Emirü’l-müminin ) beşerî topluma sunar. Böylece bu ülkünün ulaşılabilir olduğunu bilmelerini ister. Bu şekilde, eğer bizden dünyada tam adaletli bir toplum kurmamızı istiyorsa bunun gerçekleşmesi mümkündür, ulaşılamaz bir ülkü değildir.

7. Hak İle Bâtılın Karşılaşması ve Sonunda Hakkın Kazanması

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar