4- Üstad Mutahharî’nin Düşüncesinde Mehdeviyet ve İntizâr

04 December 2025 36 dk okuma 8 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 7 / 8

İkinci olarak Üstad Mutahharî’nin de belirttiği üzere “bu hadiste zulüm üzerinde durulmuştur ve zalim bir topluluktan bahsedilmektedir. Bu da mazlum bir topluluğun olmasını gerektirmektedir. Buradan, Mehdi’nin (a.f) kıyamının himaye edilme liyakatine sahip mazlumları himaye için olacağı anlaşılmaktadır. Eğer hadiste “Yeryüzü küfür, şirk ve fesatla dolduktan sonra onu iman, salah ve tevhidle dolduracak” denseydi himaye edilmesi gereken bir topluluğun olmadığı anlaşılırdı. Bu durumda beklenen Mehdi’nin (a.f) kıyamının, azınlık da olsa hak ehli olan bir topluluğu kurtarmak için değil de, kaybedilmiş ve sıfıra ulaşmış hakkı kurtarmak için olduğu iddia edilebilirdi (Mutahharî, 1371: s. 66).

Üçüncü olarak öyle görünüyor ki hak cephesinin nasıl takviye edilebileceğine dair (yani önemli vazifenin, insanların adaletle ilgili idraklerini ve hakla bâtılı ayırt etme derecelerini yukarı taşımak olduğuna dair) açıklamalara göre şöyle söylenebilir: Belki de yeryüzünün zulümle dolmasıyla kastedilen, insanların idrak etmesi şartına bağlı oluşudur, onların zalimane fiiller yapmalarına değil. Yani belki de kastedilen, insanların belli bir gelişim göstererek dünyanın zulümle dolmuş olduğunu idrak edecek ve artık bu zulme tahammül etmeyecek seviyeye gelmeleri ve bu yüzden adaleti beklemeleridir. Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için beşer tarihine bir göz atabiliriz. Örneğin Firavun zamanındaki insanlar büyük bir zulme maruz kalıyorlardı ama şöyle söylenebilir: Bu zulme ciddi biçimde itirazları yoktu ve sanki bu durumdan memnun gibiydiler. Daha iyi bir mukayese yapabilmek için elli yıl önce bütün dünyada yapılan zulmü, bugün yapılan zulümlerle karşılaştıracak olursak belki de miktarının artmadığını ama dünya halklarının zulme olan hassasiyetlerinin fazlalaştığını söyleyebiliriz. Amerika’nın Vietnam’da işlediği cinayetler, belki de günümüzde Irak’ta işlenenlerden daha ağırdı ama bugün cinayetlere karşı dünyanın itirazı, o günlerde o cinayetlere karşı yoktu.

Dördüncü olarak bu hadisin yanında, şakinin ve saidin kendi durumlarının nihayetine ulaşmadıkça zuhurun gerçekleşmeyeceğine dair başka hadisler de vardır. Yani her iki grubun da kendi işlerinde nihayete ulaşacaklarından bahsedilmektedir, yalnız şakilerin şekavette nihâî dereceye ulaşacaklarından değil. Yine İslâmî rivayetlerde, İmam’ın zuhuruyla beraber ona katılacak seçkin bir topluluktan bahsedilmektedir. Zulüm ve fesat yaygınlaşırken, böyle bir güruhu eğitmiş çok güzel alanların da varolduğu anlaşılıyor. Bu durum, hem hakkın ve hakikatin sıfıra ulaşmadığını gösteriyor, hem de hak ehlinin nicelik açısından dikkate değer olmadığı farzedilse bile nitelik açısından iman ehlinin en değerlilerinden ve Seyyidü’ş-Şühedâ’nın yarenleri sınıfında olduğunu gösteriyor. İslâmî rivayetlere göre İmam’ın zuhuru ve kıyamının mukaddimesinde hak ehli tarafından bir dizi kıyam gerçekleştirilecektir. Bunların da kesinlikle öncesinde bir zemin hazırlanmadan, durağan bir şekilde ortaya çıkması mümkün değildir. Hatta bazı rivayetlerde Mehdi’nin (a.f) kıyamına dek varlığını sürdürecek hak ehli bir devletten söz edilmektedir (Mutahharî, 1371: s. 67).

3. Bölüm: İntizârın Etkileri

Mehdeviyete itikat ve evrensel kurtarıcının zuhuruyla ilgili iki tür etki incelenebilir: Birincisi bu inançla bağlantılı amelî etkiler; yani eğer Mehdi’nin zuhuruna inanıyorsak yapmamız gerekenler. Bu, bir önceki bölümde geçen intizâr konusuydu. İkinci grup teorik açıdan bu inançla bağlantılı olan etkilerdir. Bu açı, intizâr konusunun nedenselliğine dair başka bir cevap olabilir. Yani beklemek gerekir, zira önceki bölümde açıkladığımız gerçek bekleyiş, insan ruhuna bazı etkiler armağan eder. Burada bunların en önemlilerine değineceğiz:

1- Tüm Toplumsal İşlerde Makul Düzeyde Havf Ve Recânın Tahakkuk Etmesi.

Makul recâ (Beşerin geleceğine ümitle bakmak): Beşerin geleceğiyle ilgili muhtelif görüşler vardır. Bazıları kötülük, fesat ve bedbahtlığın, beşer hayatının ayrılmaz bir parçası olduğunu söylerler. Bu yüzden hayat değersizdir. En akıllıca iş, hayatı sona erdirmektir. Bazıları da beşerin, hayret verici teknik ilerleme ve tahrip edici korkunç aletleri depolama neticesinde kendi elleriyle kazmış olduğu çukura bir adım uzaklıkta olduğunu söylerler. Oysa bize göre fesat ve bozulmalar, insanın ruhsal ve manevî eksikliğinden kaynaklanmaktadır. İnsan daha olgunlaşmamış, gençlik döneminden geçmektedir. Aklına öfke ve şehvet hâkimdir. İnsan, fıtratı üzere fikrî, ahlâkî ve manevî tekâmül yolunda ilerlemektedir. Ne kötülük ve fesat beşer tabiatının ayrılmaz parçasıdır, ne de medeniyet zoruyla toplu intiharlar gerçekleşecektir. Aksine hak ve bâtılın savaşı devam edecek ve nihayetinde Hz. Mehdi’nin (a.f) adalet hükümetiyle sonlanana dek ilerleyecektir. Islah için çalışanların zahmetleri sonuçsuz kalacak değildir (Mutahharî, 1371: s. 59 ve 60 ve 1372 a: s. 58).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar