Görüşün ikinci tasvirine göre şöyle söylenmesi gerekir: İnsan iradesinin tarihsel değişimler üzerinde önemli bir role sahip olduğu doğrudur ama fıtratın asaletini ve insanın içindeki gerçek hedefe doğru yönelmesini dikkate alırsak bu intizâr özel bir anlama kavuşur. Bu, öncelikle hakkın bâtıldan ayırt edilebileceğinin kabulüdür. İkinci olarak bu büyük evrensel savaşı neticeye ulaştırma yolunda bekleyenin aslî vazifesi “hak cephesinin sürekli takviye edilmesi ve hak ile bâtıl sınırının belirginleştirilmesi için çaba gösterilmesi” olacaktır. Bu anlamıyla intizâr, hem bireysel, hem de toplumsal açıdan sadece selbî bir hal olmadığı gibi, bütün fiillerimizi gölgesi altına alan icâbî bir fiildir. Bu sebeple en üstün amel sayılmıştır. Bireysel açıdan bir kimse ancak kendisi adaleti huy edinmişse ve mizacı adaletle uyumluysa gerçekten adalet hükümetini bekleyebilir ve evrensel adalet arzusuna sahip olabilir. Adaleti seven bir kimse evrensel adaleti bekleyebilir ve adaleti seven bir kimse, birinci derecede kendisi adalet ehli olacaktır. Bu yüzden “Bir muslihi bekleyenlerin kendileri sâlih olmalıdır” denilmiştir. Toplumsal açıdan da hakkın zaferi yönündeki bütün ıslah hareketleri, bekleyenlerin vazifesidir. Öyleyse cüz’î ve kademeli ıslahatlar kötü olmadığı gibi, kendi adına tarihin hareket seyrini hak ehli yararına hızlandırır. Tam tersi, bozulmalar, fesat, fısk ü fücurlar karşı güce yardım eder ve tarihin hareket seyrini hak ehli zararına yavaşlatır. Bununla beraber bu görüşe göre olması gereken, ağacın dalındaki bir meyveye ulaşma türündendir, bir buhar kazanının patlaması türünden değil. Nitekim bir ağaç, sulama vb. yöntemlerle daha iyi korunduğunda ve ona zarar veren şeylerden uzak tutulduğunda daha iyi, daha güzel ve daha çabuk meyve verir (Mutahharî, 1371: s. 47).
Bu anlamıyla, bizim evrenselleşme meselesi karşısındaki genel vazifemiz de belli olmaktadır. İslâmî açıdan evrenselleşme, evrensel adalet hükümetinin tahakkuku demektir. Bunun mukaddimesi de hak ve bâtılın nihâî savaşıdır. Bu savaş için hak cephesini takviye etmek gerekir. Bu, İmam Humeynî’nin (ra) şu sözünün karşılığıdır:
“Biz inkılâbımızı dünyaya sunacağız.”
Elbette bu cephenin takviye edilmesinin, askerî takviyeden önce kültürel ve manevî takviye anlamına geldiğine dikkat edilmelidir. Zira bu cephenin esas hüviyeti, maneviyattır. Kastedilen hak ve adaletin olabildiğince net ve parlak biçimde ortaya koyulması ve de insanların hak ve bâtılı anlama gücünün artırılmasıdır. Öyle olmalı ki insanlar adalet hükümetini kaldırabilmeliler! Hz. Mehdi’nin (a.f) Hz. Ali’den (as) daha yüce olmadığı noktası gözlerden kaçmamalıdır. Öyleyse Mehdi’nin adalet hükümetinin önemli özelliği, onun etkenine değil, edilgenine dönmesidir. Yani Mehdi (a.f) zamanında insanlar, hak ve bâtılı birbirinden ayırabilecek fikrî buluğ haddine ulaşmışlardır. Bu sayede halkın kendisinden yüz çevirmesi için bâtılı hak giysisine bürüyen düşmanlara teslim olmaz, hakla karışmış olan bâtıl yemine aldanmazlar. Ancak sahih ve makul bir adalet idraki olmayan insanlara, Ali’nin (as) hükümeti bile dar gelmiştir; her ne kadar bilmeseler de. Emiru’l-Muminin’in (as) tabiriyle:
“Adalet ve dürüstlükte genişlik vardır.” (Nehcü’l-Belâğa, 15. Hutbe)
İntizârla ilgili söylenenleri dikkate alarak, zuhurun yeryüzü zulümle dolduktan sonra gerçekleşeceğini söyleyen meşhur hadise tekrar göz atmamız ve bu hadisin önceki konularla ne şekilde birleştirilebileceğine bakmamız yerinde olacaktır. Şöyle söylenebilir:
Evvela zulümle dolmak, zuhurun alametlerindendir, sebeplerinden değil. Aslında zulmün yayılmasına yardım edilmesi gerektiğini söyleyen bahis konusu şerh, zulmün yayılmasını, zuhur sebebi olarak gören düşünce kaynaklıdır. Oysa zuhurun sebebi, zuhur mukaddimelerinin (ki bunlar hak ve bâtıl cephesinin belli olması ve de hak cephesinin takviyesidir) hazır olmasıdır. Bir şeyin alameti ve bir şeyin sebebi arasındaki ayrımın daha iyi anlaşılabilmesi için aşağıdaki örnekten faydalanılabilir.
Farz edin bir tren istasyonunda, her tren istasyona girmeden bir dakika önce trenin gelişini bildiren bir tablo yapmış olsunlar. Elbette bu bildirimin ardından tren gelir. Burada bu bildirim, trenin geleceğinin alametidir, trenin gelme sebebi değil. Eğer biz, trenin gelmesine yardım etmek istersek, treni harekete geçiren motoru düşünmeliyiz, bahsi geçen tabloyu elden geçirmeyi değil. Biz tabloyu ne kadar değiştirirsek değiştirelim, kendi başına trenin gelişi üzerinde bir etkisi olmayacaktır.
Zulmün yayılması konusu da böyledir. Zuhur hususunda kendileri sebep olmayan bu tür birçok alamet zikredilmiştir. Mesela Deccâl’in gelişi. Zuhurun çabuklaşması için adı Deccâl olan birini arayıp bulmamız, onu belli girişimlerde bulunması için himaye etmemiz ne derece anlamsızsa, yine zuhurun çabuklaşması için zulmün artmasına çalışmamız da o derece anlamsızdır.