Allame Tabâtabâî’nin Sosyal Adalet Teorisi ve Bunun Altyapıları

04 December 2025 49 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 3 / 12

Allame “İlim Hakkında Bir Risale”de husuli ilmi (sonradan tahsil edinilen ilmi) hakiki ve itibarî olmak üzere iki kısma ayırmaktadır. “Hakiki” ve “itibarî” kavramlarının anlaşılması için önce bu ikisi için dört ıstılah beyan ediyor. Hakiki ve itibarî hakkındaki dördüncü mananın beyanında – ki aynı zamanda burada bizim maksadımızdır – hakikiyi şu şekilde tanımlıyor: “Nazari aklın, gerçekleştiğini kabul etmek zorunda olduğu şeydir.” Buna örnek olarak da insan ve onun kendi güçlerine olan malikiyetini misal getiriyor. Buna karşılık “itibarî” kavramını ise şu şekilde tanımlıyor: “Pratik aklın, insanın sosyal hayattaki ihtiyacını gidermek için oluşturduğu manadır.” Buna örnek olarak yönetmek ve yönetilmek, malik olmak, evlilik. Ona göre bu kavramlar sadece sosyal yaşamda ortaya çıkmaktadır ve nazarî akıl bunları tanımaz; bunlarda hiçbir tahakkuk ve etki görmez. Fakat ameli/pratik akıl sosyal hayatta bunların varlığını farz (itibar) eder, bu itibarî varlıkların her biri üzerinde onunla ilgili etkileri düzenler. Binaenaleyh Allame’ye göre itibarî kavramların hakikati; “bir şeyin haddini başka bir şeye vermektir; zira toplum halinde yaşamanın gereksinimi, birinci şeyin etkilerinin ikinci şey üzerine tertibini icap etmektedir.” Burada itibarî mefhumun oluşturulmasını gerektiren itibar (farz etme) eylemi tanımlanmıştır. O, hakiki bir şeyin etkilerinin itibarî bir şey üzerinde ne şekilde terettüp edeceğini malik olma ve başkan olma örneği ile açıklıyor ki konunun devamında ikinci misali şerh etmekle yetineceğiz.

  1. Her birey bir şahıstır ve gerçek bir küllidir ki bedeninin uzuvları aklının (başının) tedbiri altındadır. Bu şekilde bireyin beka ve maslahatı mümkün olmaktadır.
  2. Toplumun da maslahatı ve bekası için aynı şekilde nüfuzlu ve itaat edilen bir yöneticiye ihtiyacı vardır.
  3. Bu toplumsal pratik ihtiyacın giderilmesi için, şahıs ve gerçek külli tanımı topluma verilmekte, aklın (baş) tanımı ise toplumun yöneticisine (başkan) verilmektedir. Bedenin uzvu ve parçalarının tanımı ise toplumun üyeleri için farz (itibar) edilmektedir. Böylece toplumdaki bireylerin tam şekilde başkana itaat etmesinin felsefesi açıklanmış olur; bu vesileyle toplumun beka ve maslahatı sağlanır. (Hemu, 1392 Elif: 144 ve 147) Burada toplumun yöneticisi baş (reis/başkan) olarak farz edilmekte; başın gerçek etkileri, ezcümle emretmek ve itaat edilmek toplumu yöneten kişiye yüklenmiştir. Onun reis/başkan olması itibarıyla da toplumun itaat edilen bir yöneticiye olan ihtiyacı bertaraf etilmiş olur.[1]

Allame “İtibariyat risalesinde” şu görüşü savunmuştur: İnsan itibar (farz) etmeye muhtaçtır; zira ancak bu vesileyle iradesi, bekası için ihtiyaç duyduğu bir ameli gerçekleştirme istikametinde harekete geçer. İnsanın ihtiyaçları çok olduğu için müteaddit itibara ihtiyaç duyar. “İtibarî” kelimesi adaletin tanımında geçtiği gibi hüsn-ü kubhun (güzel ve çirkinin) tanımında da kullanılmaktadır. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz: “İtibarî” sözcüğü dört manada kullanılan lafzı müşterek bir kelimedir. (Misbah Yezdi, 1383, c.1: 201) Konumuz açısından en az iki manasını ayırt etmek bir zarurettir.[2] Bir ıstılaha göre “itibarî”, mefhum-i mahuvi karşısında olup mâkûl-i sâni manasındadır; felsefe ve mantıktaki mâkûl-i sâniden daha geneldir. Bu ıstılaha “genel/geniş anlamda itibarî” denir. Diğer bir ıstılah ise “özel/dar anlamda itibarî” kavramı olup “ameli itibar”dır. (Tabâtabâî, Bita: 313) Bu aynı zamanda bu makalede dikkate alınan salt itibardır. Burada itibarinin iki mısdakından biri olan “genel anlamdakiyle”, yani felsefedeki mâkûl-i sâni ile işimiz vardır.

Felsefedeki mâkûl-i sâni, zâti itibarî şeylerle eşdeğerdir. Bu şeyler sırf zihnin itibar (farz) etmesiyle kaim değildir. Bilakis zâti gerçeklerdir ki her ne kadar onların mahmulü sadece zihinde mevzusuna âriz olsa da dış âlemde o mevzu bu mahmulle (zâti olan itibarî mahmulle) nitelenmiş şekilde görülür. Örnek verecek olursak: “İnsan, mümkün bir varlıktır.” Bu örnekte “mümkün varlık olma” özelliği sadece zihinde “insana” ariz olmuştur/yüklenmiştir. Lâkin şu da bir gerçektir ki dış âlemdeki insan “mümkün olma” vasfına sahiptir. Binaenaleyh zâti olarak telakki edilmiş itibarî kavramlar veya mâkûlat-ı sâni-yi felsefî, gerçek mefhumlardır. (İbrahimi Dinani, 1339, c.492) Bunların varlığı ve gerçekliği insana ve onun farz (itibar) etmesine bağlı değildir. “İmkân”ın yanı sıra “vaciplik”, “adem (yokluk)”, “vahdet” ve “illiyet” de bu kavramlardandır. Dolayısıyla mâkûl sâni-yi felsefî türünden olan bir mefhumun, hüsnü/güzelliği ve değerli oluşu zâtidir, mutlaktır ve süreklidir, göreceli değildir; çünkü gerçektir, zihnin itibar (farz) etmesine bağlı değildir. Konunun devamında şunu da arz edeceğiz ki Allame’nin adalet, hüsün (güzellik) ve kubuh (çirkinlik) hakkındaki tanımlaması, bu kavramların mâkûl-i sâni-yi felsefî olmasıyla uyuşmaktadır.

İtibarî Kavramların Bölümleri

Allame bazı itibarî kavramları açıklarken onlara ilişkin birtakım taksimlerde bulunmuştur. Burada sadece ikisinden söz edeceğiz.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar