Pişvâyî, kitabında, İmam Sâdık’ın (a.s) ilmî ve fikrî gelişme için şunları yaptığına inanmaktadır: 1. Düşünce ve inanç özgürlüğünü geliştirdi. 2. İlmî gelişmede dinî etkenleri kullandı. 3. Hoşgörüden çokça istifade etti (Pişvâyî, s. 354-355). Aynı şekilde İmam’ın, içinde Ebu Hanife’nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet âlimleriyle yaptığı münazaraları, onun girişimlerine canlılık katıyordu (a.e., s. 363). Her ne kadar çeşitli ilmî konuları ispat etmeye çalışıyorduysa da çoğu zaman uydurma hadisler ve muhaddislerin hükümete bağlılığı konularına da değiniyordu (a.e., s. 367-368). İmam Sâdık (a.s) eğitimin çocukluk döneminde başlaması gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden çocuklara çocuksu yöntemle eğitim veriyordu (Mağz-ı Mütefekkir-i Cihan-ı Şia, s. 32). İlmî eğitimlere ilaveten ahlâkî eğitimleri de ihmal etmiyordu (a.e., s. 33). Bu şartlarda özellikle de Ca’ferî mektebinde düşünce özgürlüğünün olması, onu aynı dönem Avrupa okullarından ayırıyordu. İlmin nuru, cehaletin karanlığının üzerinde parlıyordu (a.e., s. 51). Öyle ki Mağz-ı Mütefekkir-i Cihan-ı Şia kitabının Avrupalı yazarları, İmam Sâdık’ın (a.s) siyasî güç yerine daha çok Şiilik kültürünün gelişmesine teveccüh gösterdiği ve ilmî bahislerde kullanılan özgürlük üslubunun sadece Ca’ferî mektebine münhasır olup bir tür kültür inşasının gerçekleştiği üzerinde hemfikirdirler (a.e., s. 135 ve 139). Öyle ki felsefe ilmi yasak olmasına rağmen İmam’ın huzurunda bu ders işleniyordu (a.e., s. 208). Bu da İmam’ın muhtelif ilimlere teveccühünden ve hepsine özgürlük tanımasından kaynaklanıyordu. O şartlarda kültür, ilim, edep ve irfandan ibaret dört rükün İmam için çok önemliydi ama ilmin ve edebin rolü daha öndeydi. İmam (a.s) edebin ilim olduğunu kabul etmiyordu ama onun yanında edebî nesre çok özel bir ilgisi vardı (a.e., s. 230 ve 232). Burada teveccüh gösterilmesi gereken bir noktayı zikretmemiz gerekir ki o da şudur: Maalesef Şia dünyasında imamların ilimleri genelde onların mucizesiyle irtibatlandırılmış ve bu mesele ihmal edilmiştir. Öyle ki İmam Sâdık’ın (a.s) mektebinde ilimleri incelerken akıldan yararlanmak ve ilmî yöntemler açıklanabilecek türden değildi ve işte bu arada İmam’a göre ilim ve amel zikredilecek türdendi (a.e., s. 99 ve 583). Yukarıdaki açıklamalarla beraber merhum Zerrinkub’a göre İslâmî mirasın ehemmiyeti ne ilim, ne sanat, ne felsefe ne de irfan ileydi, bu ehemmiyet İslâmî edepteydi ve bu edepte baştanbaşa Kur’an’ın nüfuzu hissediliyordu (Zerrinkub, s. 159). İmam Sâdık’ın şahsiyeti, kişisel açıdan çok maruf ve meşhurdu. Yakubî Tarihi yazarının tabirine göre İmam Sâdık (a.s), Allah’ın kulları arasında en âlim ve en üstün olandı (Yakubî, s. 373-374). İmam bu girişimlerine ve maruf şahsiyetine rağmen maalesef siyasî ve toplumsal şartların uygun olmaması yüzünden takiyyeyi faaliyetleri için sağlam ve gizli bir siper gibi kullanıyordu. Gerçi takiyye hususunda çoğu Şia uleması arasında icmâ vardır ama bu yöntem daha çok İmam Sâdık (a.s) vesilesiyle Şia’nın siyasî zaafı ve imkânlarının az olduğu zamanda kullanılmıştır (Muzaffer, s.155 ve 164). İmam şahsen babasının mektebinde eğitim almıştı ve ilmi, ledünni ve ilham kaynaklı bir ilimdi ama yine de özel bir yerden gelen ilme muhataptı. “Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar.” ayeti dikkate alınarak İmam’ın mektebinde ulema için de özel bir rol belirlenmişti (a.e., s. 213-214). Vekiliyan’ın naklettiğine göre mescitlerde beşerî ilim ve İslâmî maarif dalları, İmam Sâdık (a.s) tarafından deneysel meselelerle beraber diyalektik ve münazara yöntemi kullanılarak ve mantık ve analiz yoluyla işleniyordu (Vekiliyan, s. 52). Mufaddal b. Ömer gibi tanınmış kişiler ve âlimler eğitiliyordu. Rivayetlere göre Mufaddal, imamların ilmini biliyordu ve İmam’ın (a.s) özel teveccühüne mazhardı (Danişnâme-i Cihân-ı İslâm, s. 14). İmam, aklî ilimlere ilaveten geçmişle ilgili fıkıh ilmini ve rivayetlerini ıslaha girişti ve İmam Ali’nin (a.s) zamanına ait fıkıh rivayetlerini köklü bir değişime tabi tuttu (Musevi Bojnourdi, s. 167). İmam nassa özel bir teveccüh gösteriyordu zira nasla beraber olan ilim, Ca’ferî ve asıl olan Şiilik’i diğer fırkalardan ayırıyordu (Ca’ferî, s. 335 ve 336). O, Kisa Hadisi ile imametin sınırlarını diğerlerinden ayırdı ve özellikle Cebrail’in nüzul ettiğini söyleyerek ve Tathir ayetini açıklayarak bu meseleyi daha da netleştirdi. Hadisler, İmam’ın takiyye yolu ve yöntemiyle bulunmasının en önemli vesilesiydi (Ca’ferî, s. 344). İmam Sâdık (a.s) hadisin yanında İslâm fıkhına da eğildi. İmam’ın ilim kaynağı muhaddisler, tabiin ve fakihler değil, bir tek yoldu; yani babası ve diğer imamlardı. Hadislerde İmam’ın “حدثنا” (Bize bildirdi) kelimesini kullanmasına da gerek yoktu. Buna rağmen maalesef Ehl-i Sünnet uleması hata ederek onu âlimler arasında saymamış ve onun kaynağa ihtiyacı olduğunu söylemişlerdir (Dairetü’l-Mearifi Teşeyyü, s. 358). Ca’ferî fıkhı ise doğrudan Allah’ın ilim ve vahiy kaynağına dayandığı için kıyasa karşıdır (a.e., s. 359). İmam Sâdık’ın (a.s) ilmî üslup ve metodu kelâm bahislerinde taklitten uzak olmasıyla çok şöhret bulmuştu (Gulpayganî, s. 37). İmam’a göre kelam, fıkıh ve hadise oranla çok yüksek bir mertebedeydi. Zira kelam konularının yöntemlerinden biri hem usul-i dini, hem de füru-i dini savunmayı uhdesine almıştı ve hala da öyledir (a.e., s. 47, 55 ve 102).