İmam Sâdık’ın (a.s) döneminde siyasî güç değişiminin şekillendiğini dikkate aldığımızda, iki noktayı daha dikkate almamız gerektiğini görürüz. Bir taraftan Emevîlerle ilgili eğitimler, düşünceler ve inançlarla, diğer taraftan Abbasîlerin güce kavuşmaları ve de öğretileri ve inançlarıyla beraber yeni ortaya çıkmaları durumuyla karşı karşıyaydılar. Bu yüzden faaliyet alanı ve girişimlerinin kapsamı çok müşkül ve karışık bir vaziyetteydi. Zira İmam Sâdık’ın (a.s) zamanındaki idareciler İslâmî hükümleri ve meseleleri uygulama konusunda çok acizdiler (Edib, s. 170). Bunun yanında halkın düşünceleri, siyasî sorun ve engeller yüzünden bozulmaya uğramıştı (a.e., s. 176). Siyasî şartların oluşmasından dolayı, İmam Ali’nin (a.s) hakkının alındığına dair konular, daha önce görülmemiş bir biçimde konuşuluyordu. Aynı şekilde sahabe ve tâbiin zamanında başvuru kaynağıyla ilgili açık bir programın uygulanmamış olması, vaziyeti çok karıştırmış, birçok sahabe Kur’an’dan ve sünnetten uzaklaşmışlardı. Askerî ilerlemelerle beraber yeni düşünceler, açık naslar olmadan her yerde artmış ve yayılmıştı (a.e., s. 177-178). Her yerde rey, kıyas ve istihsâna başvurulduğu ve bunların medreselerde öğretildiği görülüyordu (a.e., s. 179). Halkın efkârında doğru ve net bir inancın olmaması, bozulmaların yayılmasına ve takat bırakmayan çekişmelere sebep olmuştu (a.e., s. 182). Zındıkların ortaya çıkmasından sonra toplumsal ve ahlâkî baskı ve fesat her tarafı kaplamıştı (a.e., s. 186). Elbette bu zaman diliminde, Emevîlerin çöküşü, Abbasîlerin yükselişi ve bunlarla ilgili meseleler nedeniyle İmam için iyi bir kültürel fırsat oluşmuştu (Pişvâyî, s. 354). Vaziyet böyleyken Cebriye, Mu’tezile, Mutasavvıfa gibi yeni mezhepler ve düşünceler ortaya çıktı (a.e., s. 357). Öyle ki İmam Sâdık’ın (a.s) asrını, onun hükümete bağlı fıkıh ve hadise karşı münazarası asrı saymamız mümkündür. O, uydurma hadis ve fıkhı somutlaştırmaya ve bunlara karşı tepki vermeye mecbur oldu (a.e., s. 363 ve 1375). İmam aynı şekilde geleneksel eğitim yöntemini de yeniden gözden geçirdi (Mağz-ı Mütefekkir-i Cihân-ı Şia, s. 26). Elbette muhtelif ilimlerin öğretildiği ve İskenderiye gibi bazı medreselerin eserleri de çokça görülüyordu (a.e., s. 2536). Merhum Zerrinkub’a göre İslam’ın ilmî ve kültürel vaziyeti, buna bağlı camianın genişlemesiyle beraber ırk, âdet ve geleneklere dair sorunlara sebep olmuştu (Zerrinkub, s. 134). Bazıları siyasi ve askerî çekişmeler sebebiyle Emevîler ve Abbasîler döneminin baştan sona savaş, karanlık ve huşunetle dolu olduğunu zannediyorlar. Oysa Safa’ya göre Halid b. Muaviye, 85 yılında aklî ilimleri nakletmesiyle tanınıyordu ve sonraları Mervan el-Hakem onu geçti. Çeşitli ilmî kitapların, özellikle de tıp kitaplarının tercümesine Emevîler döneminde başlanmıştı ama savaş ve Emevîler döneminde gücün Araplarda olması sebebiyle, ilimle iştigal etmeyi mevalinin vazifesi olarak görüyorlardı. Abbasîlerin döneminden itibaren, özellikle de Mansur döneminde ise ilmî hareket, tarih ve tıp ilimlerinin revaç bulmasıyla başladı. Halife Mehdi dönemine gelince o, zındıklarla savaş ve inançsızlık meseleleriyle uğraştı (Safa, s. 56 ve 59). Zeydan, Medeniyet Tarihi adlı eserinde, Müslümanların ilimlerini, bir şekilde İskenderiye’den iktibas yoluyla aldıklarını iddia eder (Zeydan, s. 606). İskenderiye’nin şöhret kazanmasından ve parlak dönemlerinin sona ermesinden sonra, Bizans mıntıkasının muhtelif ilimleriyle her ne kadar Müslümanlara çok etki ettiklerini kabul etmek istemesek de muhakkak Müslümanlar üzerinde birtakım etkileri olmuştur. Hristiyanlık öğretileri, inançları ve düşünceleri alanında şüphesiz dikkate değerdirler (a.e., s. 21-22). Okulların, kiliselere bağlı medreseler unvanıyla gösterdikleri faaliyetler, örneğin Keşiş Tatin’in Mer Mari okuluyla beraber geniş kapsamlı faaliyeti, Galenos’un, Aristo’nun ve Eflatuncuların düşünceleri, İslâm dünyasını etkisi altına almıştı (a.e., s. 29-30). Bu arada Hinduların düşünceleri, İran ilkokulları vasıtasıyla İranlıların düşünceleri, Hristiyanların düşünceleri ve rahiplerin eserlerinin tercümeleri çoğu Müslümanın zihnini meşgul etmişti (a.e., s. 30-31).