Abdulmelik b. Mervan zamanında ortaya çıkmış olan Mu’tezile, Allah’ın kullarının ihtiyar ve özgürlük sahibi olduklarına inanıyordu ama onların karşısında Cebriye hareketi yer alıyordu. Cebriye de Haricilerin, halkın ahvalinden habersiz olduklarını düşünüyor ve onlar hakkında hüküm vermeyi kıyamet gününe bırakıyordu (Meşkûr, Mukaddime, s. 36 ve 38). İmam Sâdık (a.s) defalarca Mu’tezile ve Mürcie’nin iddialarını ilmî delillerle reddederek onları doğru yola hidayet etmişti. Bu görüşlerin yanında bir grup da Şia gulatı unvanıyla imamların ve hatta İslâm Peygamberinin şahsiyeti hakkında aşırıya gidiyorlar, onları tanrılık ve ulûhiyet makamında görüyor, bedaya, ric’ate ve tenasühe inanıyorlardı. İmam ise onları lanetliyordu (a.e., Mukaddime, s. 40). Şialar bu zamanda da daha küçük iki gruba ayrıldılar: Nefsu’z-Zekiyye’den sonra İbrahim b. Abdullah b. Hasan el-Müsenna’yı takip eden ve İmam’ın kendileriyle muvafık olmadığı İbrahimiyye ve yedinci imamın ve geri kalan imamların imametine inanan Kat’iyye. Kat’iyye’nin karşısında da yedinci imamın imametine dair şüphesi olan Vakfiyye yer alıyordu. İmam, bu yanlış düşünce sahiplerine kılavuzluk etmeye çalışıyordu (a.e., s. 11 ve 361). İmam Sâdık (a.s) Abbasîler döneminde ortaya çıkan düşünce ve inançların yanında, sadr-ı İslâm’dan kalan Haricîler gibi bir grubun düşünceleriyle de savaştı. Haricîler eşitliğe ve hilafetin seçimle olması gerektiğine inandıkları için Emevîlerin ve Abbasîlerin gasıp olduklarını düşünüyorlardı (Dickson, s. 237) ve Şiilerle geniş kapsamlı bir mücadele içerisindeydiler. Çoğu zaman Şiilerin bütün gücü onlarla savaşa harcanıyordu. Bu Arap düşüncelerinin yanında, bir grup da, Ravendîler gibi İranlıların düşünce ve inançlarının etkisinde kalmışlardı. Bunlar tenasühe ve bazı kişilerin, örneğin Ebu Müslim’in, hulul edeceğine inanıyorlardı (İbn Haldun, s. 341). Bu yüzden Mansur, çok sakınmasına rağmen sonunda onları katletti (Bel’ami, s. 1099). Onların bir fırsat bulup Abbasîlerin hükümetine taarruz etmelerini istemiyordu.
Yukarıda bahsi geçen düşünce ve inanç gruplarının toplumda bulunması, İmam Sâdık’ın (a.s) da tepki göstermesine sebep olmuştu. Ancak önemli olan nokta şuydu ki hükümet, bu siyasî ve fikrî hareketleri yok etmek yerine onların kendine hizmet etmesini istiyordu. Tevhid, adalet ve aklî marifete inanan Mu’tezile gibi bir düşünce (Şehristânî, 8) sonraları tamamen hükümet tarafından himaye edildi. Bu etken de kuvvetli hassasiyetlere ve siyasî gerginliklere yol açtı. Bu açıklamalara dikkat edilirse, İmam Sâdık (a.s) zamanındaki belki en tartışmalı fırkalardan birinin İsmailiye fırkası olabileceği görülür. İsmailiye, İmam’ın oğlu İsmail’in Şialarından olduklarına inanırlar. Onlar kendilerini Museviye’den üstün görüyorlardı. Bir grup, İsmail b. Ca’fer’in imametinin İmam tarafından açıklandığına inanırlar ve bu grup, imametin hem zâhiri, hem de bâtını olduğuna inanırlar. Diğer Şia gruplarından ayrılmak için kendilerine İsmailiye demekte kararlıydılar (Şehristânî, s. 261). Burada en önemli düşünce ve gruplar dikkate alındı ve kastımız bunları genişçe anlatmak değildi ama bu çok karmaşık ve müşkül şartlar altında İmam Sâdık (a.s) ümmeti yapılandırmaya, siyasî girişimlerden daha çok teveccüh göstermiştir. (Edib, s. 85). Diğer taraftan da sahih düşüncelerin temelini atmaya ve inançsızlık ile yanlış düşünceleri yıkmaya çalıştı (a.e., s. 193). Aynı şekilde o, yeni bir yorumla imamet teorisini düzeltme girişiminde bulundu. O, imamet teorisini ortaya atan kişi değildi, aksine siyasi arena münasip değilse hilafet için siyasî güç iddiasında bulunmanın doğru olmadığına inanıyordu (Ca’ferî, 327-328). Bu doğrultuda onun stratejisi:
1. Şii mezhebinin temel ideallerini korumak ve diğer gruplara kapılmasını önlemek.
2. Onu aşırı, programsız ve provoke hareketlerden arındırmak (a.e., s. 334).
3. O nassı, Peygamber’in Allah’a dayanarak imameti tayin etmesi şeklinde tanıttı. Sonra da imametin geniş ilmiyle sapkın gruplara karşı koydu (a.e., s. 335 ve 339). Zira imameti şüpheli ve saldırı odağı olan bir toplumun ilmî ve dinî başarılara ulaşması mümkün değildi.
Özetle, İmam Sâdık (a.s) gibi meşhur ve maruf bir şahsiyet, o zamanki şartlarda önemli ve çok kapsamlı bir ekol olan Ca’ferî Şii mezhebinin temellerini atmaya çalıştı ama o zamanın şartlarında:
1. Gulat, tasavvuf ve Allah’ın cismaniyeti gibi inançsızlığa götüren düşüncelerle savaştı.
2. Kadim İran kültürünün Müslümanlar üzerinde etkisi fazlaydı.
3. Abbasî hükümeti tarafından ikili siyaset yapılıyordu. Yani görünürde muhaliflerin ezilmesi ama onların siyasî düzene çekilerek dâhil edilmesi, imameti bunlara karşı geniş bir müdahalede bulunmaya mecbur bıraktı.