8- Guluv

04 December 2025 46 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 11 / 12

Kur’an ayetleri üzerinde yapılan açıklamaların tümünden özet olarak şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Ayetlerde Allah’ın kullarından birine atfedilen makamlar gulüv değildir. Çünkü Yüce Allah’ın bir taraftan Yahudiler ve Hıristiyanlara; dinlerinde gulüv etmelerini yasaklarken; bunun küfür, zulüm ve batıl bir inanç olduğunu, cennetten mahrumiyet ve cehenneme giriş sebebi olduğunu beyan ederken diğer taraftan Meryem oğlu İsa için birtakım makamlardan, keramet ve mucizelerden söz ettiğini görüyoruz. Onun yaratma, öldürme, hastalara şifa verme ve gizli bilgilerden haber verme gibi özelliklerin açıklıyor. Demek ki yasaklanan şeyle ispatlanan şey birbirinden farklıdır. Dolayısıyla Allah’ın kullarında biri hakkında bu tür makam ve mucizelere inanmak gulüv değil, aksine Allah’ın fazlını, rahmetini, iznini ve onu Ruh’ul-Kudus’la desteklediğine itiraftır. Yüce Allah’ın bu fazl ve inayetini diğer kulları hakkında da – Meryem oğlu İsa’daki özellikleri onda görmesi halinde – tekrarlamasına bir engel var mıdır?

Nitekim biz Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a), ondan sonra gelen Ehlibeyt imamları (a.s) ve âlemdeki kadınların hanımefendisi olan Hz. Fatıma Zehra (s.a) hakkında daha önce geçmiş olan Allah dostları ve peygamberler hakkında söylenmiş olanları söylemekteyiz. Onların da Ruh’ul-Kudus’la desteklenmiş olduklarını, Allah’ın verdiği kerametlerle yüceltilmiş olduklarını ve Allah’ın izniyle diğerlerinin yapmaktan aciz kaldığı işleri yapabildiklerini söylüyoruz. Ancak onlarla aynı potada yürüyenler bu tür işler yapabilir. Şunu da unutmamak gerekir ki insan Allah’a doğru yolculuğunda öyle bir makama ulaşabilir ki onun işi Allah’ın fiili sayılır; Allah’ın gözüyle nazar eder, Allah’ın kulağıyla işitir, Allah’ın eliyle tutar. Nitekim bu konuya Şia ve Ehlisünnet'in sıhhatinde ittifak ettiği Kurb’un-Nevafil Hadisi olarak bilinen rivayet de delalet etmektedir. Böyle bir makamda kulun fiili Allah’a ve Allah’ın fiili kula isnat edilebilir. Bununla birlikte ne ona Allah denilir ne de Allah odur denilir. Burada hululden (reenkarnasyon) söz edilmez. Aksine irfan ve süluk ehlinin dediği gibi vusulden ve ittisalden, yakınlıktan, fena fillahtan (Allah’ta fani olmaktan) ve beka billahtan (Allah ile baki olmaktan) söz edilir.

Dolayısıyla Allah’ın kullarından birinde bazı Rabbanî isim ve sıfatların tezahür etmesi muhal ve uzak bir olasılık değildir. Bilakis bu insan kemalinin nihai noktası ve ilahi dinlerin en ulvi amacıdır. Evet, dünya ile meşgul olup gaflete dalmak insanı bu büyük makama nail olmaktan engellese de biz Allah’tan fazlı, inayeti ve rahmeti ile hakkımızda hak ettiğimizle değil, kendisine yakışan şekilde bize muamelede bulunmasını niyaz ediyoruz. Âmin ya Rabbel-Âlemin.

Sünnette Gulüvvun Ölçüsü

Buraya kadar anlatılanlardan gulüvvun insanlar, cinler veya meleklerden bazıları hakkında rablik ve ilahlık iddiasında bulunmak ve onlara ibadet etmek olduğu; evliyalar hakkındaki birtakım keramet ve mucizelerin ise gulüvve yol açmadığı açık şekilde anlaşılmış oldu. Kur’an ayetleri bu konuda en güzel delildir. Bu hususta bazı rivayetlere de istidlal etmekte fayda vardır. Böylece Kur’an, sünnet ve itretin hepsinin de en doğru yola hidayet ettiğini, bunların asla birbiriyle çelişmediğini görmüş olacağız. Eğer ihtilaf varsa orada kesinlikle gulüv ve taksir ehli hainlerin uydurmaları işe karışmıştır. Şimdi sünnette gulüvvun ölçüsünü ifade eden bazı rivayetleri getiriyoruz:

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Bizim hakkımızda gulüv etmekten kaçının. Bizim terbiye edilmiş kullar olduğumuzu söyleyin ve bizim faziletimiz hakkında istediğinizi söyleyin."

İmam Ali’den (a.s) şöyle nakledilmiştir:

"Bizi ubudiyetten/kulluktan öteye geçirmeyin; sonra istediğinizi (fazileti) söyleyin, asla ulaşamayacaksınız. Nasaranın yaptığı gibi gulüv yapmaktan kaçının; zira ben gulüv edenlerden beriyim."

İmam Ali’nin (a.s) “istediğinizi (fazileti) söyleyin, asla ulaşamayacaksınız” sözü üzerinde düşünmek gerekir. Bu sözden anlaşılan o ki: Ehlibeyt'in sahip olduğu makamlar insanların tasavvur ettiğinin çok üstündedir ve akıllar oraya ulaşamaz.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Bir adam Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna gelip “Selam sana ey Rabbim” dedi. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: Sana ne oluyor, Allah sana lanet etsin? Benim de rabbim, senin de rabbin Allah’tır. Şunu iyi bil; Allah’a yemin olsun ki seni hep savaşta korkak ve barışta alçak biri olarak tanımışımdır."

Rabbi tarafından “şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin” diye ahlakı övülmüş olan Peygamberimiz (s.a.a) görüldüğü gibi kendisini “Rab” diye nitelendiren adamı lanetliyor ve normal şartlarda bir müminin kusurlarını ve ayıplarını zikretmek asla caiz olmadığı halde onun kusurlarını zikrediyor. Peygamberin böyle bir tepki göstermesinin tek sebebi vardır, o da şudur: Peygamber bu adamın Hz. İsa’nın kavmi arasında olduğu gibi İslam ümmeti içinde sapkınlık ve fitne çıkarmasından korkmuştur.

İmam Sadık’tan (a.s) şöyle nakledilmiştir:

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar