Allame Tabâtabâî, insanın hayatı süresince “korku”, “neşe”, “haz”, “aşk”, “sıkıntı” gibi hallerin vuku bulmasını, “nefs”in hakikatine odaklanmanın zeminini hazırlayan; herkesin duyumsamadığı görseller görme ve sesler işitme, uykudayken gizli durumlardan haberdar olma ve normal olmayan işleri gerçekleşme yeteneği kazanma gibi gayri maddi ve sıradanlığa aykırı tecrübeler edinmesini sağlayan başka bir etken saymaktadır. Burada bahsedilen tecrübelerin menşei, “nefs”in harici durumlardan -özellikle maddi hazlardan- vazgeçmesi ve kendi iç dünyasına yönelmesinden başka bir şey değildir. Bu nedenle bütün “nefsani riyazetler”in esası, kendine yoğunlaşma amacıyla “nefs”in arzularına ve meşguliyetlerine muhalefetten ibarettir. (A.g.e.).
Allame Tabâtabâî, yukarıda zikredilen tecrübeler ve haller geçici ve sınırlı olarak insanların genelinde ortaya çıkabilecek olsa da “dünyadan dâimi vazgeçme” ve “marifet-i nefs ile ciddiyetle meşgul olma” aracılığıyla ondan kesintisiz nasibi olan bireylerin bulunduğu meselesi üzerinde durmaktadır. Bu yaklaşımın uzun bir geçmişi vardır ve tarihin, coğrafyanın devasa sahasında onun çeşitli şubeleri oturup seyredilebilir. Onun inancına göre vahşi Afrika kabileleri, sihirbazlar, büyücüler, tuhaf ilimlerin ahalisi ve çilecilerden tutun Brahmanlar, Budistler, Sabii-Mendailer, Maniheistler, Zerdüştiler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlara kadar bütün toplumlardan, akımlardan, çeşitli dinler ve inançlardan geriye kalmış haller ve eserlerin incelenmesi aynı hakikati ortaya koyacaktır: Çok sayıda farklılık ve ihtilaflara rağmen “nefs”in maddi olmayan özelliklerine inanç, maddi hazları terketme tavsiyesi ve “marifet-i nefs”i kazanmak için çaba gösterme, bütün bu toplumların hepsinin arasında yaygın gelenektir. Bu nedenle tüm inanç ve ekollerin, “insanın kendi nefsiyle meşgul olması” için zemin hazırlamaktan başka hedefi bulunmadığı sonucuna varmak mümkündür; bu inanç ve ekollerin müntesipleri, o öğretiler ve talimatlarla amel etme vakti geldiğinde bu hedefe yönelseler de yönelmeseler de. (A.g.y., 1360 Kameri, s. 34).
Allame Tabâtabâî, “Hakkın hazretinde fenâ”, “zât, isim ve fiilde tevhid makamına ulaşma” ve “Allah'tan başka hiçbir zât, vasıf ve fiilin mevcut olmadığı hakikatini müşahede etme gücü”nü “insanın kemali” olarak tanımladıktan sonra buna erişmenin en yakın yolu olarak “nefsi bilme ve gözlemleme”yi zikretmektedir. (A.g.e., s. 33).
Allame Tabâtabâî, her ne kadar bütün ilahî dinlerin hedefini “kalp selametini ve nefis saflığını temin” kabul etse de aynı zamanda İslam dininin, insanların “mutluluğun kemali”ne ulaşmasına zemin hazırlamak amacıyla bu meseleye daha fazla önem verdiğini ve “marifet-i nefs” (kendini bilme) yoluna -mutluluğa ulaşma yolunda en iyi yol olarak- davet etmek için hiçbir çabayı gözardı etmediğini de vurgulamaktadır. (A.g.e., s. 37).
Allame Tabâtabâî, “cennete tamah”a veya “cehennemden korku”ya dayalı ibadetin gerçekte nefsin arzusunu temin etmek için gayret göstermekten başka bir şey olmadığına değinerek yalnızca “Allah'a muhabbet ve alaka”dan kaynaklanan ibadeti gerçek ibadet saymakta ve “Allah'ı bilme”yi bunun gerçekleşmesinin şartı olarak belirtmektedir. Bu bilme, ya “âfâki seyir” yoluyla ya da “enfüsi seyir” yardımıyla mümkün olabilecek bir marifettir. Elbette ki “âfâki seyir”in sonucu sırf “edinilmiş bilgi (ilm-i husuli)” olduğundan ve Allah'ı bilmenin “edinilmiş bilgi” ile gerçekleşmesi muhal görüldüğünden sadece “enfüsi seyir”in veya “marifet-i nefs”in Allah için hakiki bilme ve ibadetle neticeleneceği toparlamasına ulaşmak mümkündür. (A.g.e., s. 42 ve s. 44).
Allame Tabâtabâî, “din” ve “marifet-i nefs”i aynı şey zannetmeyi doğru bulmaz. Onun inancına göre “marifet-i nefs”, mutluluğa ulaşmak için dinin programlarından biridir. Bu nedenle “marifet-i nefs” öğretisi bir “dinî öğreti” kabul edilebilir. Ama onun dinle aynı olduğuna hükmedilemez. Allame Tabâtabâî, “marifet-i nefs”i bağımsız kabul eden bakışı hatalı bularak onun, dinin, hakiki mutluluğa ulaşmak -ya da Allah'ı bilme ve ona kulluk- için insanlara tanıttığı bir araç olduğunu hatırlatmaktadır. (A.g.y., 1371, c. 6, s. 188 ve s. 190).