Allame-makale-1

04 December 2025 58 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 12 / 13

Bu yüzden amelî itibâr, her şeyden daha fazla onun ardından gelen kemâli gösterir. Çünkü amelî idrakin yapısı insanı kendi idrakine dayanarak ulaştığı kendi gerçekliklerini yine kendi kurgu mekanizmasında besleyen ve gereken itibârla onun ortaya çıkarılması lüzumunu gerçek dünyada gerekli kılan neticenin tasviridir. Bu aslında, itibârî bir iddia olan insanın amelî mekanizmasının aynî hakikate dönüştükten sonra insanın kemâlini ortaya çıkarmasıyla ilgili derûnî bir hikmettir. Tüm hakikat mekanizmaları ve tecrübî birikimler onun bu iddiasının hakikatine şehâdet ederler. Bu yüzden insanın amelî itibârı her zaman kendinden önceki hakikatler temelinde tanımlanır. Sanki bu idraklerin özü, onların kendilerinin tahakkukundan sonradır. Elbette bu tür idraklerde doğru ve yalanın cevaz rengine bürünmesi normal karşılanır ve bunların yerini hatalı-hatasız tabirleri alır.

Öyleyse hakikatler ve itibâriyâtlar arasında üretilmiş irtibatın inkârından kasıt, hakikatlerden itibâriyâtın üretilmesi ilişkisinin inkârıdır. Zira teorik idraklerde vehme dair tasarruf ve bunun itibâr üretme sürecindeki değişimi, önceki vehmî mânâlara mukabil teorik idraklerde olanları geçersiz kılar. Bu yüzden itibâriyât için beklenen veya sonra gelecek olanı dikkate almak gerekir. O da vehmî meselelerde tasvir edilmiş olan gerçek kemâl ve onun hususiyetlerine intibâkıdır.

Açıktır ki kemâlin gerçekleşmesinin idraki veya meydana gelen kemâlin hakîkî veya hakîkî olmaması durumu artık amelî bir mesele değil, bilişsel ve teorik bir meseledir ve de deneysel olması sebebiyle amelî olma süreci insanın tahlil mekanizmasından geçebilir. Her halükârda Şehid Mutahharî’ye itibâriyâtın tek ölçüsünün “gerçekçilik ve onun yokluğu” olduğunu düşündüren şey amelî idrakle dış hedef arasındaki derin bağ idi (Mutahharî, 1396: c. 2, 168). Çünkü hedeflerine ulaşmada başarısızlık yaşayan insanın amelî yapısı için kullanılabilecek en uygun kavram “gerçekçilik” tabiridir. Şimdiye dek işlenenler dikkate alındığında bunu işe yararlık kelimesiyle açıklamak icap eder ve bu şekilde “işe yararlık” itibâriyâtın hakikatlerle olan irtibatını tahlilde temel ölçü kabul edilebilir.

Şimdi yukarıdaki noktaların dikkate alınmasıyla Allâme Tabâtabâyî’nin şu ibarelerinin derinliğini daha iyi anlamak mümkün olur:

Öyleyse nasıl ki hakiki kaziyeler (hakiki ilimler) yani varlıkla mutabık olanlar, doğru ve yalan, o varlığın özüyle mutabık ve mutabık olmayan şeklindeyse ve de o zarurî kaziyelere hatta evvelin evvelindeki kaziyeye ilki ve hepsi yani çelişkilerin tamamına geri dönüyorsa, o zaman itibârî kaziyeler de bu sınıftandır. Öyleyse bunlardan bazıları sistemle (yaradılış) uyumludur ve bazıları ise uyumsuz. Bunların ilkini hak, ikincisini ise bâtıl diye adlandırıyoruz. Haktan ayrı olan her şey sonunda hakikatler hakikatine ulaşabilmek için hakkın zâtına döner. Bu aşamada o, yani mutlak hak, vâcibü’l-fiil olan şeydir. (Tabâtabâyî, t.y. D: 404)

Tevhîdî ahlâk görüşü

Allâme Tabâtabâyî’nin ahlâkî çıkarımlarından bir diğeri, ilk kez ortaya koyulan tevhîdî ahlâk görüşüdür. Onun fikrî sistemi ahlâkî özünü bu görüşten almış gibi görünüyor. Ahlâk ilmini ahlâkî değer ölçüsünde, fazilet ve rezaletleri tanımayı da ahlâkî eğitim ve ıslah yöntemlerine havale ediyor ve ahlâk ilmini durağan bir ilimden hareketli ve aşamalı bir ilme dönüştürüyor. Elbette bu dönüşüm gerçekleşirken büyük çalkantılara sebep olacağından yumuşak tanımları ve bilinen ahlâkî kalıplara uygun değişimleri gerektirir. Müellifinin ikrarına göre çok değerli bir görüş olduğundan sadece genel ve muhtasar bahsedilmek suretiyle geçilmiştir. (Tabâtabâyî, 1371: c. 1, 375) Onun fikrî sistemiyle uyumlu olmasına rağmen henüz özet çerçevesinin dışına çıkmamış, kendisinden sonra bu hususta yapılmış ilmî bir çalışmaya da ulaşılamamıştır.

Tevhîdî ahlâk insan melekelerini ve fiillerini, değerlendirme ve ıslâh penceresinden mütalaa edip incelediği için şüphesiz ahlâk ilmi alanında kabul edilir. (age: 354) Ancak ahlâka bu bakışın benzerlerinden temel farkı, tevhîd ilimleriyle tecelli eden bağın ahlâk için insan üstü bir gaye resmetmesidir.

Onun Tefsirü’l-mîzân’da (age: 354-361) çizdiği plana göre ahlâkı hareketli ve motivasyonel gayesini dikkate alarak insanî ve insanüstü ahlâk şeklinde iki kısma ayırmak mümkündür. İnsanî ahlâk, ahlâk gayesinin insanın varlık sınırları içerisinde ve faziletlerin tahakkukunda aranabileceği ve onu saadete ulaştırabilecek olan ahlâktır. Diğer bir deyişle ahlâk insanî gayelerle biraradadır, varolan insanın boyutlarını dengeler ve onu, varolan sapmalarını ve uyumsuzluklarını ıslah yoluyla saadetli bir insan boyutuna getirir. Hakikatte böyle bir ahlâkî bakış, saadeti ahlâkî parçaların düzenlenmesinde görür. İnsanı varlığının bütün boyutlarıyla kabul eder ve insan olmayı en yüce saadet bilir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar