Allâme’nin insanın yaradılışıyla ilgili âyetleri tefsir ederken ve meleklerin insana secde etmesi olayına dair nakledilen rivâyetleri şerh ederken yaptığı bazı antropolojik işaretlerin mutlaka araştırılması gerekir ancak böyle bir araştırma bu makalenin sınırlarını aşar. Ama Kur’ânda geçen “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara/ 31) tabirine yaptığı tefsire bakılması, onun kendi tefsir yaklaşımında insana nasıl baktığını bir nebze olsun gösterebilir. O, bu olguyu Âdem’e öğretilen tüm isimlerin genelliğinin göstergesi kabul eder ve bir isimle isimlendirilen her şeyin insana öğretilmiş olduğunu söyler.Bu da insanın, Allah’ın gaybî ilim hazinelerine ulaşabileceği anlamına gelir. (Tabâtabâyî, 1371: c. 1, 117-118) O, tüm mahlûkâtın kendisinden nâzil olduğu ve her birinin kendi mukadderatı doğrultusunda yaratıldığı mahzendir. Bu sebeple esmâ ilmini dünyaya ait olan şeylerin, nesnelerin ve maddî varlıkların isimlerini bilmek olarak açıklayan rivayetler, bu tahlile göre doğru olacaktır. (age: 120) İnsanın bu gücü, ilâhî ruhun ona üflenmesinden kaynaklanır. Bu yüzden Allah’ın “Kendi ruhumdan O’na üfledim” (S: 72) buyurması, Âdem’in esmâyı öğrenebilme gücü ve imkânı noktasının özetidir. (Tabâtabâyî, 1388 A: 42)
Âdem madde âlemi ve ötesiyle aynî irtibata geçen ilk insan olması hasebiyle antropoloji çalışmalarının en iyi unsurudur. Zira onun tecrübelerinden elde edilen veriler Allah’ın doğrudan anlatımına dayanır ve tarihin, zamanın ve beşerin kusurlu okumalarının tesirlerinden korunmuştur. Merhum Allâme, üstü örtülü anlamları açığa çıkaracak anahtarın “Derken şeytan, onlara gizli olan yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı.” tabirinde olduğunu düşünmektedir.
Buraya kadar anlatılanlara göre insan en başta maddî ve manevî boyutların biraraya gelmesiyle yaratılmış, maddî-rûh beden de maddî ve dünyevî bir yaşamın gereklerine göre şekillenmiştir. Bu yüzden şüphesiz onun akıbeti yeryüzüne inmek ve dünyevî hayat yaşamak olacaktı. Maddî boyutunun varlığına rağmen kutsal ve nuranî dünyada bulunup kendi maddî varlığından gaflet ederek kendi maddî boyutuna ve doğal eğilimlerine dair sahih bir tasavvura sahip olamaz. Bu şekilde madde ötesi dünyada yaşam, sanki dünyevî yaşamın ayıplarını örtüyor gibidir.
Âdem’in yapısında bulunan maddî temayüllerin varlığına rağmen cennette kalıp yaşamasıyla hedeflenen, Âdem’e maddî varlığının eksik ve kusurlu yönlerinin örtülü kalabilmesi fırsatını veren bir ortamın yaratılmasıydı. Nitekim eğer o Allah’ı ansaydı ve yasak ağaca yaklaşmasaydı, sonra kendi eksik ve kusurlarına dair ayrıntılı bir bilgiye sahip olmasaydı dünya ve dünya yaşamının sorunlarına müptela olmayacaktı. Lâkin onun kutsal fezâdan uzaklaşarak hilkatinin maddî boyutuna iltifat etmesi ve yaradılışının bir özelliği olan seçim iradesiyle dünyaya adım atması takdir edilmişti. Merhûm Allâme bunun için zâtî isyan tabirini kullanmıştır. (Tabâtabâyî, 1388/A: 44)
Görünüşte zıtlık içeren bir terkip gibi duran zâtî isyan kavramının seçimi, bir taraftan bu itaatsizliğin olmamasının mümkün olması, Âdem’in bu fiili yapma veya yapmama hususunda mecburiyete değil ihtiyâra sahip olması sebebiyledir. Lâkin yaradılışında bulunan maddî temayüller, maddî faydalara meylinin alevlenmesini gerektiriyordu. Bunların üstesinden gelmek ise maddî eğilimlerin sonuçlarına dair tam ve tafsilatlı bir bilgiye ve maharete sahip olmadan kolayca gerçekleşemez.
Bu tefsirle, Âdem’in yasak ağaçtan yeme davranışı, aslında kötü seçeneğin tercih edilmesi ve o olguya bağlı olduğu bilinen tüm neticelere tahammülün kabulüdür. Kelâm ilmi söylemlerinde isyan terimi dairesi dışında Allah’ın irşâd eden yasaklarından geçme anlamındadır. (Tabâtabâyî, 1371: c. 1, 130) Elbette madde âlemine girişin Allah tarafından bu şekilde planlanarak takdir edilmesi, çok değerli hikmetler taşımaktadır.
Âdem, biraz sonra üzerinde duracağımız sebepler dolayısıyla gösterdiği davranışlar sonucunda dünyânın zor hayatına giriş yaptı ve bu davranışların hoş olmayan sonuçlarıyla yüzleşti. Bu olay, diğer bütün kavramlardan daha fazla kendine zulüm gerçeğini çağrıştırmaktadır. Yani o kendisine zulüm ettiği gerçeğine temas ederek yeryüzüne geldi.
Bu pişmanlığın ve bir seçimin hoş olmayan sonucuyla yüzleşmenin hâsılı, tevbe yolunun bulunmasına, ilâhî merhametin tecellisi için zemin oluşmasına, gayb âlemiyle irtibata geçmeye ve Allah’ı anmaya teveccüh etmeye sebep oldu. O bu dünyaya gelir gelmez maddî ve manevî hayatın birleştiği bir yaşam formuna geçti. Eğer öncesinde bu mukaddimeler olmadan yeryüzüne geçseydi böyle olmazdı ve kulluk ile Allah’ı anma yolu onun için kolaylaşmazdı. (Tabâtabâyî, 1371: c. 1, 135) Bu sebeple manevî hayat ile maddeye ait şeylerin uyumsuzluğuna ve zıtlığının ölçüsüne dair derin bir idrake sahip olmadığından, maddenin zâhirinden geçip dünyevî hayatın manevî boyutuna ulaşmak o kadar kolay olmayacaktı.