Elbette yapmış olduğumuz fiiller salt yalan ve vehm olmadığı gibi, varlıkların ve hâricî eşyaların hepsi nasıl doğruca kendi yerlerindeyseler onlar da bizim nefsimize dayanan ilmî sûretler olarak mevcutturlar. Doğal olarak mevzu şudur: Bizim nefislerimizden ne tür fiiller zuhûr etmektedir? Bizim varlık nurumuzdan yayılan ışıkta asalet, samediyet ve masdariyet bizimledir. Aynı şekilde diğer varlıklar da nur yayarlar ve Hak Te‘âlâ’nın fiilî zuhûrudurlar. Ancak onlar kendilerinin samedi, kayyûmu, menşe ve masdarı değillerdir. Onlarda müşahede edilen varlık, Hak Te‘âlâ’nın mukaddes zâtının samediyeti, menşeiyet ve masdariyeti ile kayyûmiyetidir. Samediyeti müstakilen ve tamamen kendisine almış olan O’dur. Neticede mülk âleminden arş-ı a‘lâya kadar, en küçük zerreden en büyük galaksilere kadar O’nun hâricinde hiçkimsenin samediyet manasından hiçbir şekilde nasipleri yoktur. (Tabâtabâyî, t.y. B: 256)
Teşriî ve tekvînî rubûbiyet
Kayyûmiyet kavramının anlamına vâkıf olduktan sonra bazen şu soru gelir: İlâhî ilimlerin ve çok sayıdaki şer‘î ahkâmın ve muhtelif alanlardaki sayısız dinî yönergenin, bu büyük yol haritasıyla, yani tevhîd kelimesinin korunması ve Allah’a teslim olunmasıyla ne ilgisi var? Diğer bir deyişle dinin muhtevâsının cüzlerinin her biri hangi özelliklere sahipler ki tevhîde ve diğer maddî araçlara bağlı kalındığında insanın saadetini garantileyebilir ve insanın dünya ve ahirette kurtulmasına sebep olabilir?
Gerçi yukarıdaki sorunun Allâme Tabâtabâyî’nin düşünce düzeni açısından cevabı bizi onun itibârî konulardaki düşünce diyârına çekebilir lâkin burada konuya uygunluğu açısından şu noktaya değinmeden geçilmemelidir:
İlâhî şeriatin, özellikle cüz’î ve küllî tüm hükümleriyle beraber kutsal İslâm şeriatinin ana hedefi insanların teveccühünü Allah’a yönlendirmek ve tüm gayretlerini Allah yolunda sarf etmelerini sağlamaktır. Bu hedefe ulaşmanın yolu ise bu kutsal hedefle münasebeti olan meleke ve hâletleri oluşturmaktır. Bu meleke ve hâletler de insanı, nefsini temizleyecek olan doğru itikatlara ve amellere davet edecektir. Bunlar, Kitâb ve sünneti araştırıp inceleyen herkes için net ve açıktır. Ayrıca tüm amellerde ve akaidde ölçünün Hakk’ın emirlerine ve buyruklarına itaat etmek, sonra da Hak Te‘âlâ’ya yakınlaşmak olduğu da açıktır.
Yine açık olan hususlardan bir diğeri, Allah Te‘âlâ’nın mukaddes şeriatde ve yüce kitabında Peygamber’inin (saa) diliyle vaad ettiği makamlar, kerametler ve diğerleri ile kutsal İslâm şeriatinde mebde ve meadla alakalı ilimlerde bildirdiği makamların ve menzillerin hepsinin kesinlikle nefisle bir bağı ve irtibatı olan bu melekelere ve hâletlere göre olduğudur. Şeriatte beyan edilmiş olan bu ilimlerin hepsinin hakikati ve bâtını vardır ki bunlar vasıf ve beyanın üzerinde, avam halkın ilim ve idrak seviyesinin ötesindedir, çok azı tarafından anlaşılabilir. (Tabâtabâyî, t.y. D: c. 2, 46- 47) (Zira) insanın önceki alemlerdeki veya ölümden sonraki -çünkü orada medenî bir toplanma gerçekleşmeyecektir- toplumsal varlığına ve oralardaki itibârî manasına dair bir haber yoktur.
Yani dinde bulunan ilimlerin hepsi diğer hakikatleri itibâr diliyle anlatırlar. Bu merhale ahkâm merhalesidir. Öyleyse ilâhî din, diğer kaynaklarla ilgili işleri ahkâm, ameller ve bunlara bağlı hakikatlerle irtibatlı sayar. İki şey arasındaki hakîkî bağ, o ikisini hem varlık hem de yokluk yönünden birleştirir… Varlıklar hakikî ve hâricî olduklarından, onlar ve bu itibârî hususların ötesindeki hakikatler arasındaki bağlar da eşyanın özünde gerçekleşir. Bu şekilde dinin zâhirinin bir bâtını olduğu ispatlanır ve anlatmak istediğimiz budur. (age: 29)
Ontolojik temeller
Allâme Tabâtabâyî’nin felsefî varlıkbilimi, üst seviye özel bir şüphecilik tekniği üzerine kuruludur. Şüphecilik aşamalarında, varlığı uzun bir sebep-sonuç zincirinde resmeden bir varlık tasviri vardır. Her varlık veya olgu bu uzun şüphecilik zincirinin halkalarından birinin varlığından belli ölçüde nasiplenir. Bu felsefî tefsir, çeşitli mahlûkâtın varlığa ve cüzlerine dair müşterek manevî bir kavramın sunumunda ortaya çıkan ihtilâflar için münâsip bir araç olmakla kalmaz, yanısıra kesretin nasıl ortaya çıktığına dair sağlam bir tahlil ve “الواحد لا يصدر عنه إلا الواحد” benzeri geniş yelpazedeki sağlam felsefî yorumlarla da uyumlu olduğu görülür. (bkz: Tabâtabâî, t.y.: 17 ve 315)