İnsanın Allah’a ve O’nun varlık üzerindeki rolüne dair tasviri; olguları meydana getiren varlık ve kaideler ve de dünyevî ve uhrevî yaşam hususiyetlerinin niceliğinin ve niteliğinin derin ve dakik idraki ile bireysel ve toplumsal boyutlarda yaşam yolunu aydınlatan itikatlar mecmuasıdır. Teorik itikatlar ilmi ve bahsinde adı geçen, gerçekte kalbî imân ve inanca bağlı olan bu mecmua, kalbin içine girip oraya yerleşmedikçe, amel sahasında olması gereken tesiri bırakamaz. Biraz sonra kendisiyle âşinâ olacağımız Allâme Tabâtabâyî’nin görüşünde hep itikatların açıklanma şeklinin, tabiî insanın düşünce yapısıyla uyumlu ve idrak edilebilir bir tahlile sahip olması gerekliliği üzerinde durulmuştur. İnançlara dair bu türden içerikler insan hidayetinde olması gereken konuma gelmeyi başarırsa ahlâkî değerler sistemini veya başka bir deyişle değerbilimsel temelleri meydana getirecek, nihayetinde de toplumsal düzeni veya toplumbilimsel dini ortaya çıkarıp gerçekleştirecektir.
İtikat, ahlâk ve ahkâm üçlüsü aslında inançlar ve itikatlar mecmuasından kaynaklanarak ahlâkî nizam ile bireysel ve toplumsal ahkâmın oluştuğu bir yapıdır. Bu yüzden toplumsal düzendeki itikatlara atılacak bakış, dinin bu üçlü unsurunu da kapsayacaktır.
İlahiyat esasları
İlahiyatçı esaslar arasında iki tanesi, O’nun bireysel ve toplumsal hayat sisteminin sınırlarını belirlerken düşünce düzeninin oluşması ve bu düşünce düzeninin gelişmesi üzerinde etki bırakmıştır. Bunlardan biri ilâhî kayyûmiyet, diğeri ise teşriî ve tekvînî rububiyettir.
İlâhî kayyûmiyet
İnsanın bütün idrak melekeleriyle karşı karşıya kaldığı ilk hakikat ve gerçeklik cilvesi, bağlı olduğu dünya ve etrafında açıkça gözlemlediği fiil ve infiallerdir. Şüphesiz herkesin varlığı ve vücûdu net bir açıklıkla idrak ettiği o yerde, gerçekleri görebilen her göz, onu inkâr edilemez bir hakikat kabul eder.
Allah’ın vahdaniyetini ve beraberinde getirdiklerini tasdik anlamındaki tevhîde itikat, iman giysisini giymek ve motivasyon oluşturma alanına giriş için öncelikle kendisinin gerçeklikle olan bağını aydınlatmasını gerektirir. Yoksa iman kategorisi esaslarının dışında kalacaktır. Ne inancı sabit olacaktır, ne de vâki olan metinden ayrı düşmesi sebebiyle amelle aynı frekansta olabilecektir. Böyle zihniyetler sadece geçiş yolu gibidirler. Din ehli arasında konuşulurlar veya maddî maslahatları korumak için dünveyî çıkarlarda kullanılırlar, zihinde yer etmezler.
İşte böylece bizim zannettiğimizle aslında olanda varlığın karşılaştırılmasının gerekliliği, dinin insanların ihtiyârına bıraktığı hakikatlere göre bizi ilâhî kayyûmiyet sıfatı üzerinde etraflıca düşünme vadisine çeker ki bir taraftan Allah’ın fiil makamından gelen tüm izâfî sıfatların geri döndüğü yerdir (Tabâtabâyî, t.y. H: 283) ve diğer taraftan İslâm kültüründe insanın içinde olduğu dünya; bu ilâhî havzada ve varlıkbilimde şöyle tanımlanır:
Kayyûm kelimesi bu söylenenlerle beraber fe‘‘ûl veznindedir ve mübalağaya delalet eden bir sıfattır. Kıyâm her şeye koruma, yapma, tedbîr, terbiye, gözetme ve üzerinde güç sahibi olma anlamlarını katar. Kıyâm kelimesinin anlamlarından biri de ayakta durmaktır ve her ne kadar diğer tüm manaları taşısa da bu anlamı, diğer tüm bu anlamlarını bastırmıştır. O yüzden tüm manaları taşıyan kayyûm kelimesi kullanılır… Allah Te‘âlâ varlığın kaynağı olduğu, her şeyin, sıfatın ve eserin varlığının O’ndan başladığı ve başlangıcı O’na dayanmayan hiçbir varlık olmadığı için O her şeye Kâ’im’dir ve her açıdan tam manasıyla Kâ’im’dir. O’nun kıyâmı rehâvetle karışık değildir, Allah’tan başka hiçbir varlığın kıyâmı yoktur, sadece Allah Kâ’im’dir… (Tabâtabâyî, 1371: c. 2, 320-331)
Merhûm Allâme zihinleri ilâhî kayyûmiyet kavramına yakınlaştırabilmek için insâna ve kıyâma, insânî fiil ve arazlar açısından değinir. Şöyle ki eğer kendi sıfatlarına dönüp bakarsan varlık âleminde sen kendin olduğun için kâdirsin, sen sen olduğun için duyan, gören, tadan, koklayan ve dokunansın, yani sen sensin. Demek ki senin sıfatlarından hiçbiri kendinin dışında değil. İşte tam da bu, sizin sıfatlarınızın sizin zâtınızdaki birliğidir.
Şimdi eğer kendine dönecek olursan sadece kendinin olduğunu ve orada senden başka bir şey olmadığını görürsün. Birçok sıfata sahip olmana rağmen bu merhalede onlar yok ve görünmezdir. Bu sizin zâtınızın birliği, tekliğidir.
O zaman bu miktara bir şeyler ekleseniz, meselâ kendinize has küçük hayalî sûretlerle genişleyen hayâlî bir mertebe tasavvur etseniz, sonra ef‘âl merhalesine inseniz ve kendinizi onlarla beraber düşünseniz, bütün bunların sizinle kâ’im ve size bağlı olduğunu, sizden ayrı olmadıklarını anlarsınız. Eğer bu misâl üzerinde iyice düşünürseniz, varlık âleminin Allah’a kıyâmının kanıtlarını idrâk edebilirsiniz. (Tabâtabâyî, t.y. C: 45-46)