Allâme Tabâtabâyî’ye göre istihdâm teorisi, değer bakımından ne tamamen müspet ne de tamamen menfîdir. Çünkü ona göre istihdâm, inkâr edilemez bir gerçektir. İnsanın ve diğer mahlûkâtın yaradılışına yerleştirildiği açıktır ve madde âleminden ayrıştırılamaz. Bununla beraber bu tabiatta kökü olan hiçbir varlığın bundan kurtuluşu yoktur. Fakat tüm bunlarla beraber eğer geçmiş konuları dikkate alarak bu konuya mukaddime niteliğinde bir değerlendirme yapmak istersek şunu söylemeliyiz ki istihdâm ve gerekliliği, maddî hayatın neticelerinden ve dünyevî hayatın zorluk ve kötülüklerindendir. Her ne kadar kendi özünde kaçınılamaz bir şey olsa da zararlarını azaltabilmek için maddî ve manevî hayatın biraraya getirildiği bir yaşam peşinde olunmalıdır. İnsan için yalnızca maddî hayata odaklanmanın, bu görüşün zararlarına müptelâ olmaktan başka bir neticesi olmayacaktır. İstihdâm görüşü bu açıdan insan yaşamının hakikatlerine atılan geniş bir antropolojik bakıştır. İnce ince anlatılmalı ve de ahlâkî ve psikolojik düşünceye uygulanmalıdır. Bu yönüyle ahlâk eğitimi ve iyileştirilmesi üzerinde dikkate değer etkiler bırakacaktır. Bu özellikten gaflet etmek ve onu bastırmak, insana dair her türlü araştırmayı gerçeklerden uzaklaştırır.
İstihdâm esasına dair bir kavram halkası da gayet değerli olan bu konuya az ilgi gösterilmesinin bu görüşü değersiz zannetmeye sebep olacağıdır. Merhûm Allâme’nin bu antropolojik konuyu dile getirme amacı, istihdâm esasına dayalı bu değerli neticeleri bir araya getirebilmektir.
Tabiata yerleştirilmiş olan istihdâm esasının resmen tanımakla şu noktaya vurgu yapılır: Tabiî bir hediye olan insan özgürlüğü, tabiatın hidâyeti sınırındadır. Elbette tabiatın hidâyeti için, yapıyla aynı özelliğe sahip techizât lazımdır. Bu yüzden tabiatın hidayetinde “fıtrî ahkâm”, bedensel parçaların terkipleri ve görünüşleriyle uyumlu olan işlerle sınırlı olacaktır. Mesela bu yolla biz hiçbir zaman farklı yollarla gerçekleşen cinsel ilişkilere -erkeğin erkekle, kadının kadınla, evlilik hârici erkeğin kadınla, insanın insan olmayanla, insanın kendisiyle ilişkisine ve evlilik dışı yolla üremeye- yol açan cinsel eğilimlere cevaz vermeyeceğizdir. Meselâ yenidoğanların kömünist eğitimini, akrabalık bağının lağv edilmesini, soyun ve verasetin red ve iptal edilmesini alkışlamayacağız. Zira evlilik ve eğitimle ilgili yapılar bu meselelerle bağdaşmamaktadır. (Bkz. Tabâtabâyî, 1387: 134-135)
Bir taraftan istihdâm esasının kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan zararlar, diğer taraftan insanda bu özelliğin doğal olarak bulunduğu hususu kimse tarafından inkâr edilemediğine göre beşer hayatına etki edecek bu zararların önüne geçme peşinde olunmalıdır. Beşerî ekoller toplum içinde diğerlerine enstrümantal bakışın zararlarını ortadan kaldırma konusunda ikiye ayrılmaktadır: Bir grup güç kullanarak ve katı kanunlar koyarak insanları başkalarının haklarını ihlâl etmekten alıkoymak, insanın içindeki istihdâm duygusunu hukukî yönergelerle düzenlemek ve düzeltmek gerektiği görüşündedirler. İkinci grup ise insanın bu özelliğinin kontrolünün halkın eğitim-öğretimi ve onlara ahlâk ve terbiye öğretilerinin (elbette beşerî ahlâk anlamında, ilâhî değil) aktarımı ile karşılıklı saygı ve hayatın nimetlerinden herkesin faydalanabileceği esasına dayalı olarak bilinç düzeylerinin artırılması yoluyla gerçekleşebileceği üzerinde ayak diremektedir. Ancak her iki grup da insanın istihdâmcı gücünü dengelemek hususunda seçim yaparken yanlış yapıyorlar. Zira onların durumu çok uzun bir yolculukta yol arkadaşı olan kimselere benzer. Herkesin bütün yolculuk eşyalarına ve yol azıklarına erişiminin olduğu bir durumda, yol arkadaşlarının saldırısından ve zulmünden korunmak için aralarından bir grup şu öneride bulunur: Duracağımız dinlenme yerinde suç işleyen olursa ibret verici cezalar vereceğimiz bir kanun koyalım ve hepimiz elimizdeki tüm azık ve imkânları bu dinlenme noktasında aramızda paylaşarak kullanalım. İkinci grup da yol arkadaşlarının bilgilendirilmesi ve ahlâkî eğitiminin gerekliliği üzerinde durarak bu mekanizmaya göre dinlenme noktasında ellerinde olanları ortaya koymalarını ister. Oysa doğru olan bu yol arkadaşlarının yolculuğun amacını ve bu amaca ulaşmayı dikkate almaları, buna öncelik vermeleri ve bu amaca ulaşmak için ihtiyaç duyulan azık miktarına göre kendi azıklarını kullanmalarıdır. Bu kafile içinden birinin söyleyeceği doğru söz “Ey yolcular, bu akşam azığınızdan ihtiyacınız olduğu kadarını kullanın, yoksa sonunuz perişanlık olacaktır” demesidir.